Bir gazetecinin ustalık eseri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bir gazetecinin ustalık eseri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2015 Çarşamba

Yeni Akit'i Bitiren Fosil :(

Yeni Akit gazetesi, 25 Haziran 2015 tarihli haberinde evrimi bitiren fosilin bulunduğunu muştuluyor:
Fosilin evrim'i bitirdiği (herhalde evrim teorisini çürüttüğü demek isteniyor) manşetlerden verilmiş. Haberin geri kalanını inceleyelim:
''Kanada'nın Kuzey Kutbu'ndaki Ellesmere Adası'nda bulunan 375 milyon yıllık balık fosili, Kanada Tabiat Müzesi'nde sergilenmeye başlandı.''
Bahsedilen fosil, Tiktaalik roseae. 375 milyon yıllık olduğu, Kanada'nın Ellesmere adasında, Devonian dönem kaya tabakalarında bulunduğu doğru. Fakat yeni bulunmadı, fosil bulunduktan sonra ilk makale bundan 10 sene önce basılmıştı. Devam edelim:
''Dünyanın geçmişine ışık tutan milyonlarca fosil arasında önemli yeri olduğu belirtilen balık fosilinde, hiçbir değişiklik gözlemlenmedi.''
Taşlaşmış fosilde nasıl bir değişiklik gözlemlenmesi gerekiyordu?
''375 milyon yıldır hiç değişmeden günümüze kadar gelen fosil, canlıların birbirinden evrimleşerek türediğini iddia eden Evrim teorisine bir darbe daha indirdi.'' 
Tekrar soruyoruz, 375 milyon yıldır bir kayanın içinde yekpare bekleyen fosilde, nasıl bir değişim ve evrimleşme bekleniyordu?

                                            Resim: Tiktaalik roseae 

Haberi okuyunca üzüldük. Yeni Akit hiç girmemesi gereken bir topa girmiş. Evrim teorisi toprak altındaki fosillerin değişim geçirdiğini iddia etmez, bu olayın da bu kadar yanlış anlaşıldığına da çok sık rastlamayız. 
Evrim teorisi, canlıların nesilden nesile mutasyonlarla değişerek çeşitlendiğini, böylece bulundukları yaşam alanlarına adapte olduklarını savunur, canlıların çeşitliliğini ve çevreye uyum başarılarını bu şekilde açıklar. Bu değişimin izlerini, farkli dönemlere ait fosillerde gözlemlenen şekilsel değişikliklerde de bulabiliriz. Tek bir fosilin toprak altında şekilsel değişime uğradığı fantezisi, evrim teorisi külliyatında bir defa dahi zikredilmemiştir. 
Yeni Akit, sana bir  tavsiyem, yazık o, git gazetene sahip çık önce. İnşallah Allah seni, o geride bıraktığın fosille terbiye etmesin.
***
Bu noktadan sonra, Tiktaalik fosilini okumak isteyenler devam etsin.
Bilimsel teoriler, güçlü gözlemsel ve deneysel incelemelerle desteklenen, bilimsel düşüncenin doğa olaylarını açıklarken sunduğu en kuvvetli önermelerdir. Dolayısıyla evrim teorisi bir iddia değil, yüzlerce yıllık bilgi birikiminin toparlamasıdır. 
Evrim teorisinin dayandığı temeller, sadece fosil kayıtları ile değil, moleküler ve gelişimsel biyolojik bulgularla ve genetik dizilim incelemeleriyle desteklenir. Yine de, evrim-karşıtı birçok kanaat önderinin (genelde son 50 yıldır birbirlerinden kopya çektikleri için) ısrarla  'EVRİMDE ARA FORM FOSİLİ!!!' takıntısında saplandığını görürüz. Evrimsel süreçte her canlının birbirinin ara formu olduğunu belirtelim, daha sonra Tiktaalik'in aslında neden harika bir ara form rolü üstlenebileceğini açıklayalım.

Tiktaalik Devonian dönemde, yani bundan 300-400 milyon yıl önce yaşamış olduğu düşünülen bir balık türünün fosili. Devonian dönemde dünyada ne var ne yok? Balık çeşitliliğinde bir patlama var. Bitkilerin ve böceklerin karaları istila etmesi var. Yapraklarını döken bitkiler var. Yapraklarını sığ sulara döken, bu sayede sığ suları besin bakımından çok zenginleştiren bitkiler var! Bir de rekabetin yoğun olduğu balıklar aleminde, besin bakımından zengin sığ suları mesken tutan Tiktaalik gibi hayvanlar var.

Tiktaalik, tarihsel çizelgede tetrapodların, yani dört ayaklı ve karada yaşayan hayvanların hemen öncesinde beliriyor. Tetrapodlar ile balıklar arasında, hayvanların form ve fonksiyon olarak ne tür değişimler yaşadığına güçlü bir ışık, adeta bir endüstriyel fener tutuyor. Kısmen suda yaşadığını gösteren solungaçları, fakat ara ara kafasını sudan dışarı çıkardığını gösteren bir boynu var! Tiktaalik, karadaki hayvanlar gibi bir boynu olan ilk balık fosili. Bunun dışında, vücudunu karada da desteklemesi gerektiğini gösteren, ve tetrapodlarınkileri andıran güçlü kaburgaları var. El kemikleri, kemiklerin şekli ve dizilimi bakımından bir balığın yüzgeçleri ile bir tetrapodun el kemikleri arasında, ve hatta bilek kemiklerinin dizilimine geçiş sağlamış olabilecek kemikler bile gözlemlenebiliyor.

Kısacası Tiktaalik, bir balık ile karada yaşayan bir tetrapod arasında, birçok form ve fonksiyondaki geçişi açıklayan, daha da önemlisi, balıkların karaya çıkmadan önce de bu adaptasyonları edinmiş olabileceğini gösteren, evrimsel biyolojinin mihenk taşı sayılabilecek bir fosil.
Yeni Akit'i kim işlettiyse, tebrik ediyoruz. Böylece bu fosile Bilim-Bilmiyim'de yer verebildik. Tiktaalik'i ve bulunuş öyküsünü dinlemek isterseniz, bizzat fosili keşfeden Neil Shubin'in kendisinden dinlediğimiz hikayesi ve daha birçok detayı şu cepyayınında bulabilirsiniz:

Resim: Yeni Akit sayesinde burada işlemekten gurur duyduğumuz kol fosil kayıtları. Panderichthys her hali ile mülayim bir balık yüzgecine sahipken, Acanthostega iğne oyası gibi işlenmiş tetrapod parmak kemikleri ile görenleri hayrete düşürüyor. Tiktaalik, balıklar ile tetrapodlar arasında parmak kemiklerinin uğradığı form değişikliğine güzel bir örnek.


Not: Haberi bulan Babür Erdem'e çok teşekkürler!








9 Eylül 2014 Salı

Genetiği Değiştirilmiş Hukuk

Bu sabah Hürriyet yazarı Ayşe Arman, çArşı taraftar grubunun gezi sonrası başlayan cadı avının yeni hedefi olmasından dolayı duydugu rahatsızlığı ve haklı isyanını resmi Instagram hesabından dile getirmiş:
Yarın sabahın Hürriyet yazısının bir parçası olduğunu tahmin ettiğimiz bu tiradı, daha kendi gazetesinde basılmadan bu blogda işleyerek acar muhabirlikte kendi rekorumuzu kırıyoruz. İşte o OLAY YAZI !!!11!
''Benden olmayan ölsün!'' diyen bir hukuk olur mu? Herkesin hukukuna saygı duyacağınızı söylediğiniz o balkon konuşmalarına ne oldu? İsyan ediyoruz...GDO'suyla oynanmış bir hukuk bu!!!
Ayşe Arman yazıyı ''Genetiği Değiştirilmiş Organizmasıyla oynanmış bir hukuk bu!!!'' diyerek bitiriyor. Kuzu Dolly'siyle oynanmış bir hukuk bu. Leptinsiz faresiyle oynanmış bir hukuk bu. Genetiği değiştirilmiş şeker kamışıyla oynanmış bir hukuk bu....Olmuyor. 
Doğrusu, ''genetiğiyle oynanmış bir hukuk bu'', veya ''genetiği değiştirilmiş bir organizma bu hukuk!!!'' olmalı.

Öte yandan, yapılmak istenen analojinin de bilimsel olarak doğru olmadığının altını çizmek gerekli.
Canlıların genomu, binlerce yıl değişmeden duran stabil bir bütünlük değildir, genetik içerik doğal süreçlerle sürekli değişim geçirir. Dahası, hem klasik hem modern tarım tarihinde GDO teknolojisinden önce de tarım ürünlerinin genetik kompozisyonuyla oynanmıştır.

1920lerden günümüze, yaklaşık 3000 tarım ürünü, mutajenik metodlarla sofralarımıza gelir. Mutajenik ürünlerde, bitkiler radyasyon ve benzeri tekniklerle mutasyona uğratılır, ortaya çıkan çeşitlilikte insanların göz/damak zevkine veya üretim etkinliğinin artmasına göre yeni ürünler seçilir.

Binlerce yıllık tarım tarihinde insanlar hibritleme tekniği ile tarım ürünlerini birbiriyle çiftleştirerek, doğal formların genetik kompozisyonunu kendi zevki doğrultusunda değiştirir. Doğada ortaya çıkan ilk kabak, büyük ihtimalle hiç de yemek isteyeceğiniz bir ürün değildir. Kısacası tarım ürünlerine yapılan keyfi genetik değişiklik kavramı, hayatımıza genetiği değiştirilmiş organizmalarla (GDO) gelen bir yenilik değildir, GDO daha ziyade yeni bir teknolojidir.

Sadece tarım ürünlerinde değil bütün canlılar aleminde genetik içerik nesiller boyu çoğunlukla sabit kalan veya organizmal alemin sıkı sıkıya kanunlarına uyduğu çiğnenemez bir anayasa olmadığı için, bu analojinin mevcut durum ve hukuk sistemine uygulanmasını bilimsel açıdan yanlış bulduk. Merak edenler Magna Carta'yı genetik kodla yazıp bir canlının genomuna yapıştırabilirler. Sadece bir jenerasyonda sayısız mutasyon, yani genom değişikliği tespit edebilirsiniz.

Not: Yazıyı yayınladıktan kısa bir süre sonra, @cagriyalgin'ın uyarısıyla bu GDO analojisi çılgınlığının çok daha vahim boyutlarda olduğunu farkettik:
Cemil Çiçek'in çığlıklarını duyun! Genetiği Değiştirilmiş Organizması bozuk bir demokrasiyle Türkiye yoluna nasıl devam eder??!! Gerçekten de çok zor.

Son olarak, @esintu 'nun gönderdiği Mart 2014 haberine bakalım. Eski adalet bakanı Sadullah Ergin, şuur ötesinden dahil olduğu tape krizinde, tapelerin genetiği değiştirilmiş organizmalı olduğunu iddia etmiş. Dağılabiliriz.


9 Temmuz 2014 Çarşamba

Halk TV'ye Ünlü Doktor Çağırırken Boyut Atlamak

En İyi Yardımcı Doktor oskarını 3 defa üstüste alan akademisyen Prof. Dr. Murat Öncel, akademiye ve Halk TV'ye teşekkürlerini sundu. 



Not: Fotoğrafı gönderen Şahin Uslu'ya teşekkürler


22 Haziran 2014 Pazar

GALAKTİK CUMHURİYET BU DEHAYI KONUŞUYOR

En sevdiğimiz bilim haberlerinden olan 'küçük dahiler' ve 'Galaksimiz bu Türk'ü konuşuyor' hikayelerinin eşsiz bir harmanlanması 20 Haziran 2014 günü İhlas Haber Ajansı aracılığıyla gazetelerde yerini aldı:


Tekirdağ’ın Şarköy ilçesinde Google ve Facebook’un açıklarını bulan 15 yaşındaki Enis Getmez, Google’dan teşekkür mektubu aldı. 15 yaşındaki Enis Getmez, Google’ın yaşı tutmadığı için abisi Emre Getmez aracılığıyla iş teklifinde bulunduğunu iddia ederek....

Gelin beraber Google'ın teşekkür ve iş teklifi mektubuna bakalım:


O da nesi, bu mektup Google Adsense'ten. Yani, Google'ın kullanıcılara reklam gelirleri payını dağıttığı ağdan yollanıyor. Teşekkür veya iş teklifinden ziyade, yılda onbinlerce kişiye yollanan rutin bir hesap bilgisi. Bir blog veya youtube üyeliğinize Google aracılığıyla reklam servisi eklemek isterseniz, hesabınızda yayınlanan reklamlar için ortalama bir kullanıcı için yılda (sıkı durun) birkaç dolara tekabül edecek reklam geliri sağlayabiliyorsunuz. Bu mektup da, hesap bilgilerine istinaden yollanmış belli ki. Üstelik, mektup afacan hacker Enis'e bile değil, abisi Emre'ye gelmiş. Enis bu olayı 'yaşı tutmadığı için abisine iş teklifi götürülmesi' ile açıklıyor.

Olayın en büyük kurbanı, saflığıyla şimdiden kendi evladı dahil herkesten kazık yiyebilecek gibi görünen baba Getmez:

''3 YIL İÇİNDE 3 LAPTOP PARÇALADI''
Getmez, "Ben ilk zamanlarda çocuk bilgisayarda oynarken oyun oynuyor zannettim. Dedim ’Oğlum derslerine çalış bilgisayarla oyun oynama derslerinden geri kalırsın’ dedim. ’Baba ben bilgisayarla oynamıyorum program yapıyorum’ dedi. Tabi ben anlamadığımdan bu yaştaki çocuklar internette oyun oynar diye düşündüm (Hislerinize güvenin Bay Getmez). Yine bir akşam eve gittiğimde bilgisayar başında gördüm. Oyun oynadığını düşündüm. ’Baba ben bilgisayarda oyun oynamıyorum. Program yazıyorum. Google’nin internet üzerinden düzenlediği yarışmalarda Türkiye birincisi dünya 9. olduğunu ikinci etap düzenlenen yarışmada dünya 3. oldum’ dedi. Ben anlamadığımdan ’nasıl oluyor’ dedim. Bir süre sonra Google’den mektup geldi (Düzeltelim, Adsense reklam faturası geldi). Oğlum kendisini sitelerine yönetici yapmak istediklerini söyledi (Biz Google olarak yöneticilerimizi böyle seçiyoruz, İhlas Haber Ajansı da aynısını yapıyor değil mi? Sizinki kaç yaşında?). Ben de ’Oğlum sen küçüksün bildiklerini söyleme seni kandırırlar’ dedim (Babayı fazla hafife aldık, aslında oldukça temkinli). 4 yıllık üniversite bitirmiş Amerika’da stajyerlik yapmış bilgisayar mühendisleri bile oğlumun bildiğini bilmiyormuş. Daha küçük olduğu için kendi bilgisini kendine saklamasını, önce okulunu bitirmesini tavsiye ettim. Bu 3 yıl içinde 3 tane laptop parçaladı (Parçalayıncaya kadar çalışmak). Tabi bunun yaptığı işlere kullandığı laptoplar yetmiyormuş. Bilmediğimden bana da söyleyemiyor. Öğrendim, Enis’in yaptığı programları kaldırabilecek 6 inç laptop aldım (Çok fazla yanlış var bu cümlede, Enis ne habis işler çevirmişsin ya). Şimdi bir sorun yok. Benim de anladığım bir şey değil. Bir çok sitelerden Google’den bile teklif var. (Sizin gibi iyimser ve umut dolu insanlarla aynı şehirde, aynı dünyada yaşamak istiyorum)

Son olarak, Baba Getmez'e daha dikkatli olmasını, eve gelecek bir sonraki mektubun da muhtemelen Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'ndan yollanan bir davet mektubu olabileceğini, sakın ha ama sakın ha süpürge, asa ve baykuş masrafları için oğlu Enis'e para vermemesini tavsiye ederiz.

Not: Haberi bulan Baha Uygar Mitat'a teşekkürler!

24 Mayıs 2014 Cumartesi

NASA: Tek Yol Devrim

Cumhuriyet gazetesinin 9 mayıs 2014 tarihli haberi:


Her ne kadar Afrikalı çocukların ensesine NASA amblemi nakış gibi işlenerek fotoşoplamış olsa da, bu araştırma NASA'ya veya NASA bünyesinde bir çalışana ait değil. Araştırmayı yapan University of Maryland'de akademisyen Dr. Safa Motesharrei'ye destek veren fonlar arasında NASA fonları da var, bağlantı bundan ibaret.

Bahsedilen 'rapor' içerisinde burjuva veya komünizm kelimeleri geçmiyor. Araştırma, daha önce birçok farklı akademisyen tarafından da teorik olarak modellenmeye çalışılmış olan 'carrying capacity' mefhumunu türümüze -insanlara- uygulamayı amaçlıyor. Ekolojide, bir türün iç ve dış dengesizlikler olmadığı sürece, teoride sonsuza kadar dengede kalabileceği maksimum nüfusa 'carrying capacitiy' deniyor (belki Türkçeye taşıma kapasitesi olarak çevrilebilir). Bu sayıyı hesaplarken, yaşam alanı, doğal kaynaklar, yemek ve su gibi birçok değişken de hesaba katılıyor. 'Carrying capacity' değerinin altındaki nüfuslar büyümeye meyilliyken, üzerindeki nüfuslar da küçülmeye meyilli oluyor (su ve yemek yetersizliği, çıkan atıklar, doğa tahribatı ve kaynak yetersizliği gibi sebeplerle). Herhangi bir türün 'carrying capacity' değeri, nüfus içi dinamiklere ve yaşam alanına göre değişebiliyor. 

Dolayısıyla, parametrelerin doğal kaynaklar, su ve yemek olduğu bir çalışmada, 'Hayvanlık edip doğal kaynakları çarçur etmeyin' ve 'Kim Kardashian gibi yaşamayın' muadili sonuçlar çıkması şaşırtıcı değil. Kaldı ki, bu sonuçlar bir 'temenni' olarak açıklanmıyor. Artan insan nüfusunun dinamikleri a) doğal kaynakların yetersizliğinde  b) sınıf ayrımının çok sert olduğu koşullarda  c) sınıf ayrımının olmadığı fakat tüketimin çok arttığı durumlarda 'denge' halinden uzaklaşıyor ve taşıma kapasitesinde sabit kalmak yerine çöküşe geçiyor.  

Cumhuriyet gazetesi bu çalışmayı hatalı şekilde aktardıktan sonra haberi de şu cümleyle bitiriyor:
NASA çalışanları yakında kırmızı bere ile dolaşırlarsa şaşırmayalım!
Gördüğünüz gibi espriler havada uçuşuyor.
Elbette bilimi kılıfına uyduran tek gazete Cumhuriyet değil. Hatta bu yazıyı habervaktim'in aşağıdaki haberiyle taçlandıralım ki saçmalamanın evrenselliği üzerine düşünme fırsatımız doğsun:


Not: Cumhuriyet haberini getiren Özgür Can'a, Habervaktim haberini getiren Semir Beyaz'a teşekkürler.





12 Ocak 2014 Pazar

Entel Kadın Hastalıkları Araştırma Enstitüsü

Mahvettiniz hayatlarınızı, entelektüel kadınlar.
İki satır T.S. Eliot okuyacağım, mor kazak giyip filtre kahve içeceğim derken, sonunda sağlığınızdan da oldunuz.
Mahvettiniz hayatlarınızı, ve bizim kaliteli toplum düzenimizi, entelektüel kadınlar. 

Bugün konumuz, sağlık konusunda halkımızı bilgilendirmeyi kendıne görev edinmiş medyamızdan, Türkiye'nin kanayan yarası olan hastalıklı entelektüel kadınlar üzerine bir seçki. 

Önce, Vatan'dan gelsin:

Sonra da  Milliyet'ten:





PMS ENTELEKTÜEL KADININ HASTALIĞIDIR...köyde koyun güden, akşama kadar mısır tarlasında çalışan kadınlarda PMS olduğunu pek görmeyiz.

Köyde koyun güden, mısır tarlasında çalışan aptal kadınlar! Kafalar boş olduğu için stres yapmıyorsunuz, en azından sağlıklısınız, anladınız değil mi? 
Şehir hayatının genel olarak daha stresli bir ortam sunduğunu, stresin insan sağlığına olumsuz etkileri olabileceğini inkar edemeyiz. Adet öncesi gerginlik sendromu olarak da bilinen PMS'in risk faktörüleri arasında, elbette stresli bir yaşam olabilir.
Gelgelelim şehirlerde yaşayan kadınların entelektüel, köylerde yaşayanların cahil kabul edilmesi aymazlığına. Marksist devrim olduğunda kelleniz koparılsın mı istiyorsunuz, Prof. Dr. Tansu Küçük? Buna ek olarak, köylerde yaşayan kadınların yaşamlarında sıkıntı ve stres olamaz mı? Hastaneye erişimi kısıtlı olan kadınların, adet öncesi gerginlik için gerçekten doktor görmek isteyeceğini düşünüyor musunuz? 

Eğer bir entel kadın yakınıysanız lütfen oturun. Hastamızın durumu kritik:

Entel kadının hastalığı MS erken yaşta vuruyor
Multipl Skleroz,  beyin ve omurilikteki sinir hücrelerinin bağışıklık sistemi ve çevre hücreler tarafından tahrip edilmesi sonucu meydana gelen bir hastalık. Sebeplerinin genetik ve çevresel olduğuna dair göstergeler var, hastalığın demografisinde ilgi çeken coğrafi dağılımlar da var (ekvatordan uzaklaştıkça vakaların nüfusa oranının artması gibi). Kısacası, MS'in tam olarak neden ortaya çıktığını bilmiyoruz ama sebebinin entelektüellik olmadığı kesin. 

Entel kadınların Allah'ından yeterince bulmadığını düşündüyseniz, fibromiyalji ile tanışın.



Milliyet, bu haberi bir defa vermekle yetinmek istememiş:


Hem işte hem de evde mükemmelliği yakalamak için çabalayan kadınlar, bir poşette toplanın ve kendinizi çöpe atın çünkü süper kadın oldum derken çürüdünüz.
(Fibromiyalji, gerçekten de kadınlarda çok daha yüksek oranda görülüyor. Fakat hastalığın genetik kökenli olabileceğine dair kuvvetli bulguların olduğunu, ve her ne kadar stresin tetikleyici bir faktör olduğuna dair teoriler ortaya atılmış olsa da işkolik ve mükemmeliyetçi olmanın fibromiyalji ile bağlantısının literatürde ilk defa Milliyet gazetesinde yer aldığını belirtmek gerekir.)

Ah, afedersiniz.
Süper kadın sendromu falan derken, mızmız kadınlara değinmeyi unutmuşuz. Fibromiyaljiyi bu sefer de ona yamasak olur mu? Farkederler mi ya?



Hastane kantininde geyik mi yapıyorsunuz, gazeteye demeç mi veriyorsunuz? Bugün yarın Ece Temelkuran'a birşey olsa, bunun sorumlusu siz değilsiniz de kim????

Fakat denizde kum, kadının entelinde hastalık:
Ülkemizin gazeteleri işbirliği yapmışcasına entelektüel ve çalışan kadına saldırsa da, bu tür haberlerin yarısının Milliyet'ten gelmesi oldukça tuhaf. Şüphelerin, yıl sonu terfisinde kadın iş arkadaşına çelme takmaya çalışan ve işkoliklik konusunda gözünü korkutan erkek bir Milliyet gazetesi çalışanında yoğunlaşması kaçınılmaz.

Evet, entelektüel, işkolik, mükemmeliyetçi ve şehirli erkekler, sizin tuzunuz kuru, harika gidiyorsunuz. 
Entelektüel, işkolik, mükemmeliyetçi ve şehirli kadınlar, siz birkaç sene içinde bağkur veya SSK bünyesinde yer alabilmeyi bile unutun. 
Köylüler, sizin zaten bu kulvarlarda şansınız dahi yoktu. Basit ve rahat kafa hayatınıza dönün. 

Neyse ki henüz bu hastalıkların hiçbiri bende tezahür etmedi de entelektüel olmadığımı biliyorum. Bundan sonra da tek satır okursam beni Baudelaire, Camus, Proust ve Turgut Uyar teker teker çarpsın. Canımızı pazarda bulmadık.








11 Kasım 2013 Pazartesi

Bilim Namusu KANITLADI !!!

Hürriyet Planet, 23 Mayıs 2013 tarihli bu haberle, algının kapılarının mühürlenmiş olduğu apayrı bir planetten dünyamıza sesleniyor:
Çocuklar, annenin ilk sevgilisi [dahil] olmak üzere önceden ilişki yaşadığı erkeklere benzeyebilir.
 ...ilk cinsel birleşmenin insan DNA’sında ömür boyu genetik iz bıraktığını iddia eden kuantum genetiği doktoru Pyotor Garyaev, Hürriyet’e konuştu. 



KUANTUM GENETİĞİ menşeli açıklamalarını Hürriyet'e birer birer aktaran Pyotor Garyaev'e güvenmemiz için hiçbir sebep yok, çünkü kuantum genetiği diye bir alan yok. Üstelik haberin alt metni 'çocuk yapacağınız kadın daha önce başkalarıyla beraber olduysa, kimin çocuğunu dünyaya getireceği belli olmaz...' olduğu için, FEMEN Türkiye'nin bu haberi görmesi halinde yurt genelinde açılan memelerin sağanak yağış halini alması kaçınılmaz. Öte yandan, ülkemizdeki ahlak ve namus tartışmalarına kuantum mekaniği ve genetik bilimini hala dahil etmemiş olmamız şaşkınlık vericiydi ve vakti gelmişti.

Hürriyet Planet'in, yine planetimizin derinliklerinde bulup konuştuğu Rus Profesör Doktor Pyotor Garyaev, bu kavrama 'Telegoni' ismini vermiş. Çocukların anne ve babalarına benzemediği durumları, bu 'ilk erkek' teorisiyle açıklıyor. Ne var ki, bu teori orjinal bir teori değil. Modern genetik bilimi doğmadan önce telegoni, bugün çekiniklik dediğimiz kalıtımsal durumları açıklamak için kullanılıyordu.

Kahverengi gözlü anne ve babanın mavi gözlü bir çocuk sahibi olması, annenin 90'lı yıllarını Ercan Saatçi ile geçirdiği anlamına gelmez (geçirdiyse de sağlık olsun), fakat anne ve babanın mavi gözlülük için taşıyıcı olduğunu gösterir. Telegoni, Aristo'dan beri bu durumu Ercan Saatçi'ye atfediyor. Halbuki, 19. yy sonrasında kalıtımsal mekanizmaların çözülmesiyle telegoni teorisi çoktan çökertildi. ''Aristo'dan iyi mi bileceksin?!'' diyenler için, Aristo'nun embriyoloji bilimine kattığı çok önemli buluşlarının yanısıra, embryonik gelişim ile ilgili çok yanlış  teoriler ortaya koyduğunu da ekleyelim (Örneğin, embryonik oluşumun sperm ve adet kanı birleşimiyle başladığını iddia etmesi, veya, duygu ve düşüncelerin kalp ile yönetildiğini, beynin sadece bir ısı kontrol merkezi olduğunu savunması).

Yanlış çıkan teoriler, elbette Aristo'yu daha kötü bir bilim insanı yapmaz. Sadece, bu bilgilere ulaşmak için gereken teknolojiye ve bilgi birikimine ancak son 300 yılda sahip olduğumuzu gösterir. Fakat Aristo'nun yanlış teorilerine 2013 yılında çöreklenmek ve yeni birşey gibi sunmak, ne Pyotor Garyaev'e, ne de Hürriyet'e yakıştı. Pardon, Garyaev'i tanımıyoruz, ama Hürriyet'e yakıştı.

Haberi okumaya devam edelim ve asrın buluşunun hikayesini Pyotor Garyaev'den dinleyelim:

“1985 yılında Moskova Genetik Enstitüsü’nde bir DNA numunesi üzerinde deney yapıyorduk. Sovyetler zamanında çok pahalı cihazın potasına numuneyi koymuş, lazer tarayıcıyla kodları kayda alıyorduk. Okuma işlemi tamamlandığında potadan numuneyi çıkardığımızda lazer tarayıcısının hâlâ sanki orada DNA örneği bulunmaya devam ediyormuş gibi sinyaller verdiğini gördük. Durumu nasıl düzeltiriz düşüncesiyle cihazın potasını sıvı azotla temizledik. Cihazı tekrar çalıştırdığımızda, her şey yoluna girmişti. Ancak birkaç saat geçtikten sonra okuyucu lazer tekrar aynı DNA varlığını göstermeye başladı. Durum bu şekil 40 gün devam etti. Yani 40 gün boyunca potada olmayan DNA hayaletini (fantom) görüntüsünü izlemeye devam etmiş olduk.”
DNA’DA BİYOMANYETİK ETKİ
Bir rastlantı soncu tespit edilen bu olayın o güne kadar bildiklerini alt üst ettiğini söyleyen Garyaev, “İşte bu olaydan sonra çalışmalarımın yönünü değiştirdim. DNA zincirinin sadece klasik anlamda madde değil, aynı zamanda biyomanyetik dalga saçma özelliği bulunduğunu anlamış oldum. Bu da zaten birçok yönüyle esrarengiz kalan kuantum fiziğinin araştırma konuları arasına giriyor” diye konuştu.

Bir defa bir DNA zincirinin kuantum etkilere maruz kalması için oldukça büyük olduğunu dahi hesaba katmasak, DNA'nın hem madde hem biyomanyetik dalga olarak hareket ettiğini ispatlamak için bu fantom anektodundan çok daha fazla kanıta ihtiyacınız var. Devam edelim:

DNA zincirinin sadece fiziki madde yapısı değil, yaydığı biyolojik dalgalarda gizli genetik koddan kaynaklandığını bir daha anımsatan Dr. Garyaev, “Kadın bedeninde bildiğiniz gibi tüm hayatı boyunca kullanılacak yumurtalar doğuştan vardır. Sayıları 500-600 olan bu yumurta hücreler ilk cinsel ilişkide fiziki olarak çocuk dünyaya getirmese bile o ilk kişinin DNA siluetini (Hologram) şeklini belleğine yerleştirmiş oluyor” açıklamasını yaptı. 
Baştan aşağı SAÇMA-SAPAN bir açıklama. Bu arada, belki de bütün beyanatın en masum hatası olarak, kadın bedeninde 500-600 değil, ergenliğe girdiğinde yaklaşık 400 000 yumurta var. 500-600 gibi bir sayı ile, ergenlikten menopoza kadar olgunluğa erişen, yani adet döneminde atılan veya döllenen, yumurtaların yaklaşık sayısı kastediliyor olmalı.

Ortada bilimsel bir bulgu ne kelime, bilimsel bir metod bile yokken, Pyotor Garyaev'in genetikte çığır açtığını iddia etmesi bizi ürküttü, Türkiye'nin reklam gücü en kuvvetli gazetesinin de bunu yemesi utandırdı. Garyaev'in onlarca youtube videosu, ve bunları şaibeli işlerine referans olarak gösteren birçok kişinin şarlatanlık girişimleri var. Bunlardan bir tanesi, daha önce Bilim-Bilmiyim'de yazdığımız, Sanem Altan'ı da çok güzel uyutan, aile matriksi hikayesi. 

Bir diğeri ve daha korkuncu, ahlakçılığını bilimsel temellere dayandırdığını düşünen, ve bu uğurda Garyaev'i ve Hürriyet Planet'i kaynak olarak gösterenler. İnternette rastladığımız ve Kuran meali olduğunu iddia eden bir blog:


Kaynağın güvenilirliğini, iddiaların da doğruluğunu araştırmadan yaptığınız saçmasapan bir haber, elbette kendi iddiasını destekleyen herşeye inanma eğilimi gösterenler tarafından tepe tepe kullanılacak. Blogumuzun 'olacak o kadar' butonuna basıyor ve didaktik bir şekilde soruyoruz, beğendiniz mi yaptığınızı?

Haberi getiren Alpay Küçük'e teşekkürler.





11 Ekim 2013 Cuma

Nobel Getiren Çalışmaya Bir Cümlelik Mükemmel Özet

Bu sene kimya alanında Nobel ödülü Amerikalı Martin Karplus, Michael Levitt ve Arieh Warshel'e verildi. Sabah gazetesinin bu üç araştırmacıya Nobel getiren bilimsel çalışmalarla ilgili yorumunu görelim:
Söz konusu bilimadamlarının, kimyayı bilgisayar ortamına aktararak plastik top ve çubuklarla yapılan modellemeleri ortadan kaldırarak bu alanda çığır açtığı belirtildi.
OH BEEEE! Neydi öyle o plastik toplar, çubuklar. Belimiz bükülüyor molekülü yapacağız diye, yapıyoruz bir çubuk parçası kanepenin altına kaçmış oluyor, işin yoksa ara dur. Gözümüz de görmüyor.
Bu bilgisayar ortamı kimya camiasına çok iyi geldi. Topların ve çubukların gitmesi iyi bir çığır oldu.

Başka da hiç bir açıklama yok çalışmanın önemine dair.
Bu titiz haber için teşekkürler Sabah.



Kendisi de bizzat karmaşık kimyasal süreçlerin bilgisayarda hesaplamalı simülasyonunu yapan kimya mühendisi Şölen Ekesan'a bu gammazlık için teşekkürler!



24 Eylül 2013 Salı

NTV Bilim'den Mesleki Nirvana

NTVMSNBC, Bilim sayfasında inanılmaz bir haber çıkıyor bugün:


Astrolog Dinçer Güner, Türkiye'de 23 Eylül 2013'te başlayan ekinoksun siyasete ve yaşantımızın diğer yönlerine etkilerini yorumluyor, NTV Bilim de bu haberi başköşeye koyuyor. Şaşkınlık içerisindeyiz, sanki ekinoksun değil, kıyametin şafağına uyanmış gibiyiz.
Gelin birkaç alıntı ile bu kutlu günü taçlandıralım:

Girizgah: ''Güneş ışınlarının ekvatora dik vurması sonucunda, çemberin kutuplardan geçtiği an olarak adlandırılan 23 Eylül tarihli Sonbahar Ekinoksu, bugünden itibaren burçlar üzerinde etkisini gösterecek.''
Görüldüğü gibi, ya içindesiniz çemberin, ya da dışında yer alacaksınız. 
Korkmayın, kutuplardan geçen çemberden kastetilen, aydınlanma çemberi. Bu blogda hep belirtildiği gibi, birşeyin açıklamasını düzgün yapamayacaksanız, lütfen açıklamayın ki, insanlar merak ediyorlarsa doğru bilgiye ulaşabilsinler.

Gelişme: ''Terazi hava grubu olan Terazi burcunda ilk değişimin havada meydana geldiğini belirten Dinçer, “Terletici Aslan döneminin yaz sıcağı, yerini ılık sonbahara bırakır ve yeni bir mevsimsel süreç başlar” açıklmasını yaptı.''
Ülkemizde dört mevsimin nasıl işlediğini, yazın sıcak olduğunu, bunun Aslan burcunun bizi terletmesiyle bir alakası olmadığını az çok biliyoruz. Asıl merak ettiğimiz, burçların evrensel olduğunu elbette varsaydığını düşündüğümüz Astrolog Dinçer Bey'in, hava grubu Terazi'nin Ümraniye ve Bağcılar gibi semtlerimizde ılık sonbaharı getirirken, bunu Kenya veya Singapur gibi yıl boyu sıcak iklimlerde neden yapmadığına dair açıklamaları. Bütün bunların yanında, terleten Aslan burcunun, güney yarım kürede terletmediği duyumları doğru mu? Bu konuda bilimsel araştırmalar yapıldı mı?

Sonuç: ''Güner, “Bu ekinoksta kısacası bir tane tutulma yaşayacağız. Koç burcundaki bu tutulma çok önemli. Amerika-Suriye arasındaki gerginlikle, Türkiye’nin ve Rusya’nın da dahil olduğu bir süreç var. Koç burcundaki bu tutulma şuan sakinleşen ortamı yeniden tetikleyecek. Kısacası bu ekinoks siyasi alanda biraz zorlu geçebilir” dedi.''
Fakat bu da çok güzel bir analiz.
Keşke NTV siyasete koysaydınız.
Bilim kimse okumuyor diye, bilime atıyorsunuz değil mi?
Herkese bol ışıklı günler dileriz.

Not: Haberi taze getiren Doruk Destan ve Fatma Akın'a teşekkürler!



17 Eylül 2013 Salı

Türkiye'de Nobel Saplantısı



Aralık 2011'de Radikal gazetesinde yayınlanan haber, Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde beyin cerrahı olan ve laboratuvarında beyin tümörü olmak üzere çeşitli konularda araştırma yapan Murat Günel'in Türkiye'nin genetik araştırmaların üssü olacağına dair açıklamalarına yer veriyor. Üsse iniş yapıyoruz ve haberde şu paragraf ile karşılaşıyoruz:


Radikal'e göre Dr. Günel, ''ekibiyle birlikte insan genetik şifresini oluşturan DNA hücrelerindeki proteinleri kodladı''. Bu kadar potpori ancak Hülya Avşar Şov'da veya 90'ların yılbaşı televizyon programlarında olur.
DNA hücresi terimi, biyoloji tarihinde görülmemiştir. Yazmaya utanıyoruz, DNA, hücre çekirdeğinde bulunan bir moleküldür.
DNA'nın ekson denilen kesitleri, hücredeki proteinleri kodlar. Proteinler, Dr. Güner ve ekibi tarafından değil, DNA tarafından kodlanmaktadır.
Dr. Güner ve ekibi, bu kodu 'okuyabilirler'.

Son olarak, Türkiye'de medyanın kanayan yarası, 'Nobel' takıntısına değinelim.
Yurt dışındaki her Türk bilim insanına 'Nobel getirecek!' beklentisi yüklenmemelidir, Nobel ödülü almadan da çok önemli bilimsel işler çıkartılabilir. Haberleri 'DNA hücrelerindeki proteinleri kodladık' diye yazıp, yolda gördüğünüz her bilim insanına 'onu geç de....ya peki Nobel?' diye sormak, hali hazırda yaptıkları güzel işleri malesef doğru aktaracak kadar bile önemsemediğinizi gösterir. Dr Günel, adının Nobel ile anılmasına (anılmıyor) bahsedildiği gibi mütevazi bir gülümseme ile değil, tahminen Bengay tedavisi gerektirecek kadar gergin ve zorlama bir gülümsemeyle yanıtlamıştır.





29 Kasım 2012 Perşembe

Protein, DNA ve Parçacık hızlandırıcılar


Aslında İsmet Berkan'ı severiz. Türkiye'de leşi çıkmış bilim haberciliği ve bilim hakkında tek fikir beyanı 'quantum olumlama ile fıtık ağrılarımdan kurtuldum' olan köşe yazarları arasında, kendisinin zaman zaman önemli bilimsel konulara değindiğini ve bunun araştırmasını iyi yaptığını düşünürüz (Biz, yani ben ve diğer elit bilim çevreleri). Fakat 4 Kasım Pazar günü yayınlanan yazısında yaptığı birtakım bilimsel hatalar dikkatimizden kaçmadı, kimse için istisna yapamayacağımız için, kendisinden özür dileyerek, bu yazıyı 'bir gazetecinin ustalık eseri' kategorisine yolluyoruz.
Önce, yazarın kafa karışıklığının kaynağını oluşturduğunu düşündüğümüz şu cümle ile başlayalım:
Bizim ve bütün canlıların temel genetik kodlarını üzerinde taşıyan DNA proteinlerden oluşuyor. Dolayısıyla artık DNA çözümlemesi yapmak da çok hızlandı.
Bizim ve bütün canlıların temel genetik kodlarını üzerinde taşıyan DNA, proteinlerden DEĞİL, nükleik asit zincirlerinden oluşuyor. Proteinler ise amino asit zincirlerinden oluşuyor. Nükleik asitler ve amino asitler, tamamen farklı yapıtaşlarıdır ve bir moleküle farklı özellikler verir. Dolayısıyla proteinler, bırakın DNA'yı oluşturmayı, DNA'dan tamamen farklı moleküllerdir. Hücredeki proteinler, bir binanın tuğlalarıysa, nükleik asitlerden oluşan DNA da o binanın blueprint'i yani bina planıdır. DNA, hem hücrede üretilen proteinleri, hem de bu proteinlerin ne zaman ve hangi hücrelerde üretileceğini kodlar. Proteinler ise, hücrenin yapısını oluşturur ve fonksiyonlarını yürütür.  Bu süreç hücrede, DNA'dan RNA yapılması, ve RNA'dan protein yapılması şeklinde gerçekleşir.

Peki ne oluyor bu hızlandırıcılarla? Aslında bir çok şey oluyor. Ben bir tanesini bugün anlatayım. [...]Artık bir proteinin moleküler yapısını çözmek 2 nanosaniye bile sürmüyor.[...] Bize vaad edilen şeylerden biri şu: Vücudunuzdan alınan kanserli hücrenin DNA'sı hızla çözülecek ve o DNA içinde hücrenin vücudun korunma sisteminden gizlenmesini belirleyen gen saptanacak....[...].

Yazıda sözü geçen parçacık hızlandırıcılar, protein yapısı çözümünde kullanılıyor olsa da (örneğin yüksek enerjili X-ray spectroscopy), bir proteinin detaylı yapısını 2 nano saniyede öğrenmekten çok çok uzağız. Bu noktada, referans gösterilen bu hızın, nanopore sequencing tekniği sayesinde erişilen DNA sekanslama, yani DNA dizilimi çözme hızı olduğunu düşünüyoruz (1 nükleotid/ 4 nanosaniye). Zaten, kalıtımsal hastalıkların temelinde olan genetik mutasyonlara, günümüzde protein seviyesinde değil, gen dizilimi seviyesinde bakılır. Yazıda dile getirilen akıl almaz teknolojik ivme de, protein yapısı çözümünde değil, DNA dizilimi okumada katedilmiştir. Artık herhangi bir DNA dizilimini çözmek hem çok hızlandığından hem de çok ucuzlaştığından, bireylerin DNA dizilimleri çözülebiliyor, kişiye özel hastalık riskleri hakkında bir fikir edinilebiliyor.

Proteinlerin moleküler yapısını çözmek de temel bilime ve insan sağlığına katkıda bulunuyor olsa da, bireylerin protein yapılarından hastalık tahlili yapmak henüz seri bir süreç değil.

Protein ve DNA'nın hem yapıları, hem işlevleri medyada birçok yerde karıştırıldığından, bu yazının önemli bir ibretlik değeri olduğunu düşünüyor, İsmet Berkan'ın iyi niyetini süistimal ettiğimiz bu yazımızı medyadaki tek dostumuzu kaybetmek pahasına yayınlıyoruz.


23 Kasım 2012 Cuma

PSİAR DENEN ALET


''Bu DNA izole edildikten sonra istenen bölge, 'psiar' denilen aletle çoğaltılıyor.''
İstenilen bölgenin 'psiar' değil, PCR (Polymerase Chain Reaction) isimli aletle çoğaltıldığını belirtelim. Moleküler biyolojinin mihenk taşlarından biri olan bu cihazın ismini telefonda doğru anlamadıysanız, bir bilim habercisi olarak email ile teyit etmelisiniz.

9 Ekim 2012 Salı

Uzman Görüşü Önemlidir


Bu hafta Türk ve dünya basını, ABD'nin Florida eyaletinde en çok böcek yeme konseptli akıllara zarar bir yarışmada 40 hamam böceği yiyen Edward Archbold'un ölümü ile sarsıldı.
NTVMSNBC'nin haberine göre, rahmetli Archbold'un ölümü çok esrarengizdi çünkü hamamböcekleri zararsızdı:




''Diğer yarışmacılardan rahatsızlanan olmazken, California Üniversitesi etimoloji profesörü Michael Adams, hamam böceklerinin, bazı bakteri veya patojenler taşımadıkları sürece yenmelerinin bir sakıncası olmadığını düşündüğünü söyledi.''

California Universitesi'nden etimoloji profesörüne danışılması yerinde bir karar. Ne de olsa etimologlar, ''bir dildeki sözcüklerin kökenlerini ve o dili konuşan toplulukların geçmişten bugüne diğer topluluklarla olan kültürel ilişkilerini araştırır.''

Biz de üzerimize düşen görevi yaptık ve bir uzman etimolog bulduk. İşte Prof. Dr. Burak Tekin'den konuyla ilgili flaş açıklama: 'Hamamböceği bileşik isim olduğu için büyük ünlü uyumunu bozmuyor, yabancı kökenli olsa da dilimize uygun, etimolojik olarak yiyebilirsiniz. Bakteri ve patojen yabancı kökenli ve de büyük ünlü uyumuna aykırı, o yüzden onları yiyemiyorsunuz.' 

Herkese sağlıklı haftalar dileriz. Bu arada bütün etimologlara, entomologlara, etnologlara ve etologlara sevgiler.

22 Mayıs 2012 Salı

Asit Nedir

'Meyve suları asitten daha asitli çıktı'
Merhabalar. Radikal gazetesi haber yazarıyım, gördüğüm son fen dersi, ilkokul 3'te hayat bilgisi fen ünitesiydi.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Bilim Haberciliğinde Yeni Bir Dönem

Cumhuriyet gazetesinden bir bilim haberi. Bütün haber bundan ibaret. Bilim deseniz değil. Habercilik deseniz, o da değil. Bu haberi okuduktan sonra beynim, sandığınız yerde değil.

DNA hiçbir şeydir, cehalet herşey

Sanem Altan, 16 Mayıs 2012'deki köşe yazısında, epigenetik konusuna değinmiş. Türk basınında bilim haberciliğinin standartları göz önünde bulundurulursa, zaten beklentilerimiz çok yüksek değildi. Fakat bu kadar da dehşete düşmeyi beklemiyorduk. Başlığın resmini verip, yazıyı mercek altına alalım. Makaleyi dikkatimize sunan @turlerinkokeni'ne tesekkurler. İsteyenler için, orjinali şu adreste:  http://haber.gazetevatan.com/dna-hicbir-seymis/450769/4/Haber
DNA HİÇBİR ŞEYMİŞ !

Ben meraklıyımdır…
Hatta çok meraklıyımdır…
(Anlıyoruz…)
İnsanlara, öykülerine, farklı hayatlara, hayatın ve ölümün anlamına, daha çok nasıl mutlu oluruza, bize sunulana ne katabileceğimize, tüm sorulara, tüm cevaplara, benden önce yaşayanlara, benden sonra olacaklara.
Sık sık kafamda sorular dolaşır, ben de onların peşinden dünyayı dolaşırım.
Bugünlerde de şu var aklımda, epigenetik…
(Bu kadar afacan bir girizgahtan sonra, bu kadar bilimsel bir konudan bahsedilmesi, şaşırtıcı. Lakin Sanem Altan’a ve uslubuna bir şans veriyor ve yazıyı okumaya devam ediyoruz.)
Ona rastladığım günden beri onu düşünüyorum.
(Epigenetiğe nasıl rastladınız acaba? Tatlı bir heyecan sardı mı vücudunuzu?)
Epigenetik, “DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan ama aynı zamanda ırsi olan, gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalı.” (Wikipedia)
Öyle yazıyor internette…(Kaynak gösterilmiş.)
Irsi olup genetik olmayan yani… (Az once verdiğiniz referans böyle birşey demiyor. Irsi olup, yani kalıtımsal olup, DNA dizilimindeki değişikliklerden kaynaklanmıyor demiş. Bugün genetik bilimi, kalıtımsal mekanizmaları araştırır, epigenetik ise, DNA üzerinde nükleotid diziliminden ziyade, metilasyon ve histon değişimleri ile ilgilenen, genetik biliminin alt dalıdır. Eski yunancadan direkt çevirisi ‘genler üzeri’ demektir. Anti-aging veya asosyal gibi, içinde barındırdığı kelimeyi geçersiz kılan bir ön-ek değildir ‘epi’.)
Çekici değil mi?
Genlerimizle bize geçmeyen ama atalarımızdan gelen, bizi biz yapan özellikler
…(Gen nedir, DNA nedir, kalıtım nedir, atalarımızdan gelenler biyolojik olmayan yollardan nasıl gelebilir….Bir bunları tartışalım dilerseniz.)


***


İnternette dolaşırken psikoterapist Mehmet Zararsızoğlu’nun sitesinde bununla ilgili bir makaleye rastladım
.(Bu makalelere bir göz attık, makalelerin hiçbir bilimsel dergide yayınlanmamış olduğunu gördük. İçimize su serpildi.)

Diyor ki ‘Epigenetik, bugünkü bilimsel bilgilerin tersine 30.000 değil, 22.000 civarında olduğunu ispat ettiği genlerimizin değişebileceğini bilimsel verilerle kanıtlıyor
. (İnsan haploid hücrelerinde gen sayısının 22 000 olduğunu da yine bilim adamları bulduğuna göre, epigenetik de saygın üniverstelerde genetik bölümlerinin bir parçası olduğuna gore, burada neyin kavgası yapılıyor, neden bilime bir darbe vurulmuş gibi davranılıyor, anlamak imkansız.)

Genlerin en kuvvetli bir şekilde özellikle hücrelerin çok genç olduğu üç dönemde kuvvetle değişebileceğini ispat ediyor. Birinci dönem anne karnında fetüs süreci, ikinci dönem doğum sonrası ilk üç yaş ve üçüncü dönem ise ergenlik.

Epigenetik uzmanları genlerimizin çok hareketli ve uyumlu olduğu ve çevre ile sürekli bir iletişim içinde olduklarını söylüyor.
(Genlerimizin hareketli ve uyumlu olması konusunu biraz açar mısınız?) Gelinen nokta, genler ile spesifik hastalıklar arasında sıkça bir bağlantı olmadığı, aksine beyindeki epigenetik şebekede bir bozukluğun hastalıkları oluşturduğu yönündedir. (Kim bu noktaya gelmiş? Öncelikle ‘beyindeki epigenetik şebeke’ tamlamasının abzürtlüğünü görmezden gelelim, asıl konumuza dönelim. Epigenetik bozuklukların hastalıklara yol açtığı doğru, bu kadar fonun bu alandaki araştırmalara aktarılmasının da sebebi bu. Fakat genetik mutasyonları, regulatory sequence’lardaki mutasyonları bir anda çöp etmek neden sayın Zararsızoğlu?)

Epigenetik özellikle insan ilişkilerinin ve bu ilişkilerin nasıl sürdürüldüğünün, bunlara bağlı oluşan duygu ve davranış hallerinin genlerimizi değiştirdiği yönündedir.
(Sevgili okurlar, epigenetik bilimi kesinlikle insan ilişkileri ve duyguların genlerimizi etkilemesini araştırmaz. Öyle olsaydı, epigenetik üzerine çalışmalar yapan yüzlerce fare, solucan, ve meyve sineği laboratuvarının derhal kapatılması gerekirdi.)

İşte bu durumun devrim niteliğinde bir bilgi olduğuna asla kuşku duymuyorum.’
(Fakat bilim, kuşku duymaktır, sevgili Zararsızoğlu.)


***


Bunu okuyunca Mehmet Zararsızoğlu’nun sitesinde gezinmeye başladım.
(Bunu okuyunca, keşke biraz epigenetik üzerine de sitelerde gezinseydiniz sayın Altan)

Hangi başlığı tıklayıp okumaya başlasam bir başka dünyaya daldım
. (Ne kadar güzel bir detayla taçlandırmışsınız bu yazıyı!)

Ve sonunda geçtiğimiz hafta sonu Mehmet Zararsızoğlu’nun Aile Dizimi denen semineri olduğunu gördüm ve hiç tereddütsüz telefon edip katılmak için kaydoldum.

Aile dizimi, ruhsal sorunların da genetik olarak kuşaktan kuşağa geçtiğini söyleyen bir kuram…
(Bu kuramın hiçbir akredite üniverstede öğretilmediğini de eklemeden geçmeyelim)

Alman psikoterapist Bert Hellinger’in bulduğu bu anlayışın öncülüğünü burada Mehmet Zararsızoğlu yapıyor… Ve binlerce insanı bununla iyileştiriyor
. (Alman ismi verince kredibilitenin tavan yapması etkisi göz ardı edilmemiş. Ufak ama önemli bir detay: Bert Hellinger filozofi ve teoloji alanlarında eğitim görmüş bir rahip. Bir psikoterapist değil, epigenetik konusunda konuşabilecek bir moleküler biyolog da değil.)

Hiç tanımadığınız bir aile büyüğünün travması yüz yıl sonra bile sizin hayatınızda ortaya çıkabiliyor…
Hastalığınızın nedeni olabiliyor…
Epigenetiğin de söylediği gibi, hastalığı yapan genler değil, o genleri etkileyen duygular.
(Söylememize gerek yok heralde, epigenetik biliminin böyle bir iddiası yok... Mesela tek bir genetik mutasyonla oluşan orak hücreli anemi hastalığının sebebinin aslında Afrika’da bu hastalıktan muzdarip binlerce insana dedelerinden kalma bir travma olduğunu mu iddia edeceksiniz?)


***


Anneler Günü’ne denk gelen iki günlük seminerin konusu ilişkilerdi.
Zararsızoğlu yaptığı dizimlerle neden hepimizin ilişkilerinde tıkanıklıklar, tekrarlanan sorunlar olduğunu anlattı.
Ve hayatın en önemli ‘sorununun’ anne olduğunu gösterdi.
Kızımı, kendimi, annemi, annemin de annesini ve hatta annemin annesinin annesini anlamam için harika bir Anneler Günü hediyesi oldu Mehmet Zararsızoğlu’nun aile dizimine katılmak.
Annesini olduğu gibi kabul edemeyen hiç kimse sağlıklı bir kadın-erkek ilişkisi kuramıyor.
Hatta annenin reddi migrene yol açıyor
Babanın reddi alkolizm yapıyor. (Ve şimdi de binlerce psikiyatr ve nörobiyolog yüzyıllar boyu yapılan araştırmaları ve binlerce makaleyi çöp öğütücülerinden geçiriyorlar.)
Anne babaya saygı eksikliği kanser nedeni oluyor. (Evet.)
Genetikle duyguların ilişkisini merak edip okumaya devam edeceğim
. (Bu konuda yazmaya devam ederseniz bizi de blog olarak ihya edersiniz).
O iki günlük seminerde gördüklerim, merakın iyi bir şey olduğunu bir kez daha gösterdi bana…
Dedenizin dedesinin yaşadığı bir travma sizin hastalığınızın, ilişkilerde başarısızlığınızın, depresyon ya da huzursuzluğunuzun kaynağı olabilir.


***


Bir ailenin hatta bir sülalenin kuşaktan kuşağa aktarılan duygularını, o duyguların her kuşakta hem biçim değiştirip hem değişmesini izlemek, bu duygu akışının insanların ruh halini belirleyebileceği ihtimalini öğrenmek çok eğlenceli.

İnsanın kendisiyle, annesiyle, kızıyla ilişkilerini bu açıdan gözden geçirmesi de çok olumlu sonuçlar verebilecek gözlemlere yol açıyor.

Ama tabii en muhteşem tarafı, “Sen niye böylesin?” dediklerinde, “Valla anneannemin annesinin duyduğu suçluluk duygusuymuş” deme imkanına kavuşmak.
(Kendime not: yazıyı güzel bir espri ile sonlandır.)