Pseudo-bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pseudo-bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2016 Cuma

Felsefe, Kuantum ve MHP

AKP ile anayasa görüşmelerine oturan MHP'den önceki gün sabah saatlerinde konuya dair önemli bir açıklama geldi:

Kuantum mekaniğinde yeterince donanımlı değilseniz önce sözü MHP Afyonkarahisar milletvekili Mehmet''Schrödinger''Parsak'a bırakıyoruz:
MHP’nin AKP ile anayasa çalışmalarını yürüten ismi Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Parsak, devam eden anayasa görüşmeleriyle ilgili olarak, "Masaya 'ya bu doğru, ya değil' diyen Aristo mantığı ile değil, 'O da doğrudur, bu da doğru, ikisi de doğru ama hangisi doğru’ diyen Kuantum mantığı ile oturduk" dedi.
Bu kapsamlı interdisipliner çalışmaya vesile olduğu için müstakbel anayasamıza şimdiden teşekkürler. Binlerce yıldır Sokrates, Plato ve Aristo'nun ''ya bu doğru, ya değil'' mantığıyla masaya oturan siyasetçilerin neden bir sonuç alamadığı oldukça açık. ''O da doğrudur, bu da doğrudur, ikisi de doğru ama hangisi doğru?'' kuantum diyalektiği ile siyaset meydanlarından hızla tüm dünyaya yayılacak bir barış dalgası (ya da parçacığı) bizi bekliyor.

Meraklısına not: Kuantum mekaniği, nanometre ölçeğindeki parçacıkların davranışlarını açıklayan bir sistemdir, zira çok ufak ölçeklerde parçacıkların nasıl davrandığını anlatan klasik Newton mekaniği ve ışığın nasıl davrandığını açıklayan elektromanyetizma teorisi yetersiz kalır. Atom altı parçacıklar, hem parçacık hem de elektromanyetik dalga özellikleri gösterirler. MHP milletvekili Mehmet Parsak'ın herhangi bir zaman diliminde nerede olduğunu kesin olarak gözlemleyebiliyorken, bir elektronun nerede olduğu sorusuna kesinlikle cevap veremez, ancak nerede olabileceği ihtimalini ölçebiliriz. Deneysel bir ölçüm yapıldığında ise (gözlem), bir elektronun nerede olduğu, belirli bir koordinata sabitlenir. Buraya kadar okuduysanız ve durumu tam anlamadıysanız, endişelenmeyin. Sağlıklı beyniniz parçacıkların nasıl davrandığını atom altı seviyesinde değil, bizim ölçeğimizde açıklıyor ve tahayyül edebiliyor demektir. Schrödinger deneyi, gözlem ve elektron davranışını açıklamaya çalışan bir düşünce deneyidir. Ölme ihtimali olan ve kutuya kapatılan bir kedinin, kutu açılıp gözlem yapılana kadar hem ölü, hem yaşıyor olduğunu, iki durumdan birine sabitlenmediğini önerir. Bu deney gerçek hayatta yapılamaz çünkü atom seviyesindeki sistemler için geçerli olan kuantum fiziği kuralları, bizim ölçeğimizde geçerli değildir. Bu nedenle tıpkı Schrödinger'in kedisi gibi, anayasamız da aynı anda hem doğru, hem yanlış olamaz. Olsa dahi, gözlem yapıldığında bir duruma indrigenmek zorundadır. Bu gözlemi Afyonkarahisar laboratuvarlarında Mehmet Parsak yapmışsa, bir sonuca varması ve bunu derhal ''ya bu doğru, ya değil!'' diye de özetlenebilecek olan Aristo mantığı ile halka açıklaması gerekir.
Kuantum mekaniği konusunda daha fazla bilgi için Bilim Kazanı cep yayınını buradan dinleyebilirsiniz.






12 Mart 2016 Cumartesi

Sünnet Derisi, Şafak Sezer ve Kellik

Cinsel organdan kafaya yapılan doku transferiyle büyük bir aydınlanma yaşanan Yeditepe Üniversitesi'nde Şafak Sezer'in de katılımıyla gerçekleşen basın bülteni, Sabah ve T24 başta olmak üzere büyük gazetelerde yer buldu. 

Sabah'ın haberi:

T24'ün haberi:

Bakalım Kelopecia adıyla çıkacak olan bu kellik ilacı nasıl bulunmuş:


''Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü Başkanı Prof. Fikrettin Şahin, sünnet derisinin kök hücrelerinden geliştirdikleri kremle kelliğe kesin çözüm getireceklerini öne sürdü.
3 yıllık çalışma sonucu elde ettikleri kremi ilk olarak hayvanlar üzerinde denediklerini ve iyi sonuçlar aldıklarını söyleyen Prof. Şahin, "Tıraş edilen farelerin sırtına formülü sürdük.12'inci günde hayvanların sırtının kılla kaplandığını gördük. Üstelik siyah farelerin yeni kılların çok daha koyu olduğunu gördük" dedi. (Tıraş edilen farenin sırtının 12 gün içinde kılla kaplanması, formülle veya formülsüz gerçekleşen bir durum. Kellik çalışmaları, FOXN1 mutasyonlu nude ve doğuştan kılsız farelerde yapılmalı.) Sünnet derilerinin kök hücresinin, bütün hücre tiplerine dönüşebilme yeteneğine sahip olduğununu tespit ettiklerini söyleyen Şahin," Gördük ki bu hücreler çok özel. Besi ortamlarında farklı moleküller üretiyorlar. [...]" diye konuştu. (Bütün hücre tiplerine dönüşebilme yeteneği, zaten kök hücrenin tanımında vardır. Bunu siz bulmadınız :( )
...
Bedrettin Dalan, ilaca yarı Türkçe yarı latince "Kelopesia" adını vermeyi düşündüklerini söyledi. (İyi bir ilaç isminin birçok kriteri olmasına rağmen, hedef aldığı sağlık sorununu tedavi ediyormuş gibi duyulması iyi olabilirdi. Türkçe'den 'kel' ve latinceden alopecia yani 'kellik' kelimelerini alarak oluşturulan bir isme sahip bu ilaçtan sadece ve sadece kellik bekleyebileceğinizi garanti edebiliriz.)  "Yeğenim" olarak tanıttığı Şafak Sezer'i yanına çağıran ve kendisinin de ilacın gönüllü deneklerden biri olduğunu söyleyen Dalan, Sezer'in saçlarını göstererek "Burada hiç saç yoktu" diye konuştu. (Lol ¯\_(ツ)_/¯)''
Kısa bir literatür taramasından sonra, Yeditepe Üniversitesi'nden çıkan araştırmaların kayda değer bir kellik ilacına işaret etmediğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Klinik deneylerin sadece Şafak Sezer'le sınırlı olmasından emin olsak da şüphelensek de, 1 ay sonra piyasaya sürülmesi planlanan ilacı merakla bekliyoruz.
Dini ve kültürel gelenekler, imkan verilince başaran Türk'ler, milli komiğimiz Şafak Sezer...Bir bilim haberinde daha ne arıyorsunuz? 

Şimdi herkes sünnet derisini başına koyup düşünsün: Nerede hata yaptık?


Haberi getiren Serdar Başeğmez'e teşekkürler.






9 Kasım 2014 Pazar

Elektrik Süpürgesi İle Bel Ağrısı Tedavisi

15 Temmuz 2014 günü ATV ekranlarında genç bir kız beline zeytinyağı sürülerek elektrik süpürgesi ile vakumlandı.
'Neden?' diye soran gözlerle bakmayın, şartlar ve Zahide ile Yetiş Hayata programında tanıtılan bel ağrısı tedavisi bunu gerektirdi.
Dost bildiğiniz insanlar ellerinde Fakir elektrik süpürgesi ile belinize hamle yapmadan önce istedik ki olaya açıklık getirelim. Doktor Feridun bey diyor ki:
''Her yüz kişinin yüzde 98'inde beli ağrımayan bir dönem olmamış. Herkesin belinde bir ağrı oluyor....Şimdi biz size genel kurallar öğreteceğiz. Bunu yaparsanız bel ağrısından çok rahat kurtulabilirsiniz. Mesela elektrik süpürgelerinizin vakum özelliğinden faydalanacağız, buraya kan getireceğiz. ... Buraya biraz sıcaklık yaptıktan sonra, oraya ozon yağı..yoksa zeytin yağı, kantaron yağı..Ondan sonra o bölgeye, elektrik süpürgenizi...''
Her 100 kişiden yüzde 98'inde beli ağrımayan bir dönem olmaması demek, her 100 kişiden 98'inin beli sürekli ağrıyor demek. Televizyonda olabilecek anlatım bozukluklarını mazur görelim, herhalde her 100 kişiden 98'inin herhangi bir noktada bel ağrısı çekmiş olduğundan bahsediliyor. Rakamlar yine de yanlış, bu rakam raporlara en yüksek oranda yetişkinler için yüzde 80 olarak geçmiş. 

Peki bütün bu faydaları biliniyorsa, elektrik süpürgesi neden başından beri belimiz için değil de halımız için dizayn edildi? 

Programda uygulanan kürlerden ilki, ısı ile ağrı şiddetini azaltmak. Isının kas spazmı ve kas doku kaynaklı ağrıları azaltmak için kullanıldığı doğru. Isı kasları gevşetiyor ve spazmı azaltıyor, uzun süreli olarak kan dolaşımının artırması halinde bölgeye oksijen ve besin zengini kan akışı artıyor, iyileşme süreci hızlanabiliyor. Bu şekilde ağrı şiddetinin azalsa da, bunun için elektrik süpürgesine ihtiyaç yok. 

İkinci kür, bu defa elektrik süpürgesi kullanılarak kan dolaşımını artırmak üzerine kurulu. Elektrik süpürgesinden ne kadar kuvvetli bir negatif basınç üretileceği ve bunun kas dokudaki kan dolaşımını etkileyip etkilemeyeceği tartışılır bir konu. Bu teknik, Çin tıbbında da kullanılan, hatta çoğu zaman bölgede derinin kanatılmasıyla da desteklenen, ülkemizde bardak çekme olarak bilinen eski bir geleneğe dayandırılıyor. Bardak çekme tedavisinin genel sağlık veya bel ağrıları için olumlu bir etkisi, şu ana kadar yapılan ciddi araştırmaların hiçbirinde görülmemiş. Sadece akademik çevrelerde değil, ünlü tamamlayıcı tıp araştırmacısı Dr. Edzard Ernst'e göre de durum böyle. Tekniğin müdavimleri, 'kasların çekildiğini' iddia etse de, bu teknik deriyi mastik sakızı gibi çekmekten ibaret. Ciltteki kan damarlarında bir dolaşım artışı mümkün görünse de, cildinizin kaz ciğeri rengi almasının kas dokuya etkileri meçhul, dolayısıyla bel ağrılarına çözüm olmayacağını biliyoruz. Henüz bardak çekme tedavisi bile tıbben kabul görmemişken, atanamayan bardak çekme olarak sınıflandırabileceğimiz elektrik süpürgesi terapisinin bel ağrılarını dindirmesinin iyice konumuzun dışında olduğu açık. 

Unutmamak gerekir ki, disk zedelenmesi, disk dejenerasyonu, romatizma, skolyoz gibi birçok farklı bel ağrısı kaynağının da tamamlayıcı tedavisi, acıyı dindirme üzerinden değil, ancak uzun vadeli fizik terapi uygulanarak kasları güçlendirmek, postür (duruşu) düzeltmek ve doğru hareket etme alışkanlıkları ile sağlanıyor.

Doktora danışmadan belinizi süpürmenin başka bir sakıncası, dermatit veya sedef gibi vakaları daha kötü yapabilecek olması, cilt enfeksyonlarına sebebiyet verebilmesi. 'Faydası yoksa zararı da yoktur' demeyin, videoda 20. dakikayı izleyin:
''Bakın kardeşimizin cildi beyaz, ne güzel etkisini gösterdi. Ne yaptı pembeleşti, ne oldu KAN geldi, kan geldi ne geldi CAN geldi.  Bir yere kan geldi mi gayet güzel, ağrılarınızda rahatlama olacaktır.''  (Kızcağızın cildini mahvetti)
Biraz daha işin tekniğine inelim:

Sunucu: Peki [...] ağrı nasıl gidiyor?
Feridun:
''Kanın içinde bizim daha bilemediğimiz bir sürü...şu süpürgeyi kapatır mısın...bir sürü bilgisayarlar var. Geliyor buraya beyne diyor ki burada ağrı var ben napayım? Beyin diyor ki sen oradaki iyileştirici hücreleri oraya yay diyor..Orada bir yara varsa iyileşiyor, ödem varsa iyileşiyor.''
O kadar güzel anlatıyorsunuz ki Feridun bey, beynimi size tamamen vakumlatmak istiyorum. Yanlış anlaşılmasın, uslup genel seyirciye hitap ediyor olsa da verilen bilgiler yanlış. Ama sefamız olsun. O süpürge ile daha işimiz bitmedi.



Gördüğünüz gibi lavabo pompası, vakumlu süpürge, gerekirse matkap, tuz ruhu, zigon, scotchbrite, veya evinizde herhangi bir sebeple bulunan bütün aletlerle vücudunuzu okşarsanız, muhakkak bir yerlerinize iyi gelecektir. Yeter ki niyetiniz iyi olsun. 

Haberi getiren Kaan Bilge'ye ve beraber incelediğimiz Dr. Aybike Onur'a teşekkürler!





29 Haziran 2014 Pazar

Hoşgeldin Ramazan- Sağlık Haberlerinde Ramazan Klasikleri

11 ayın sultanı Ramazan'ın gelmesiyle gazetelerin sağlık sayfalarındaki yalan haberler, iftar videolarında hızlı çekimde açan güller gibi pörtlemeye başladı. 


(Resim: Ramazan ayında sağlık haberlerinin durumu, temsili)


Sabah gazetesi, 28 Haziran tarihli haberinde 'Ramazan'da arı sütü tok tutar' manşetini atıyor.

Haberin devamı şöyle:

Yrd. Doç. Dr. Kekeçoğlu, arı sütünün midedeki pepsin ensimleriyle sindirildiğini, insanları tok tutma yönünde etki oluşturduğunu belirterek, 'İnsanlar, oruç tutarken gün boyu uyuyarak geçiriyor, zorlanıyor ama arı sütü tüketirse buna gerek kalmayacak' dedi.
Arı sütünün midedeki pepsin enzimiyle sindirilmesinde haber değeri taşıyan bir durum yok. Pepsin midede proteinleri parçalayan 3 enzimden biri olduğu için (diğer proteolitik enzimler: tripsin ve kimotripsin), içinde protein olan herhangi bir besin tükettiğimzde (yani neredeyse her öğünde) pepsinin devreye girmesi olağanüstü bir durum teşkil etmiyor. Dolayısıyla bu giriş cümlesi, ne arı sütünün doygunluk hissi yaratması konusunda, ne de başka bir besin yerine arı sütünü tercih etmemiz konusunda bizi ikna edebiliyor.

Devam edelim:
Kekekçoğlu, arı sütünün başka ürünlerde olmayan birçok özelliği bulunduğunu söyledi. Arı sütünün mineraller, vitaminler, karbonhidratlar ve proteinler gibi sayılamayacak kadar besin içerdiğini anlatan Kekeçoğlu, içeriği sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirdiğini dile getirdi.
Mineraller, vitaminler, karbonhidratlar ve proteinler iddia edilenin aksine birçok besinde farklı kombinasyonlar ve oranlarda bulunuyor. Üstelik, mineral ve vitaminlerin bizi uzun süreli tok tutmada hiçbir rolü olmadığı gibi, karbonhidratların bu yönde ancak zararı olabilir. Arı sütünün bağışıklık sistemine faydalı etkileri, içinde barındırdığı B vitaminleri ile mümkün olabileceği gibi (yoktur diyemeyiz) henüz tıbbi literatürde geniş oranda kabul görmüş değil.
''Çocuk sahibi olmak, biliyoruz ki bayanlar için çok önemli" diyen Kekeçoğlu, "Arı sütü bunlara iyi geliyorsa, bedeli çok görülmeyecektir. Bayanlarda özellikle yumurtlama gücünü arttırıyor. Erkeklerden çok, bayanlarda görülen 'östrojen' dediğimiz hormon vardır. Dolayısıyla bayanlara şiddetle öneriyorum.
Şimdi yeni bir kulvara girdik, o da 'gün boyu tok tutan' arı sütünün aynı zamanda kısırlık tedavisinde de kullanılabiliyor olması. Tıbben kesinlikle kabul görmemiş, daha çok holistik ve new age tedavilerde, güvenilirliği ve güvenliği test edilmeden önerilen yüzlerce yöntemden biri olan arı sütü kısırlık tedavisi, Sabah gazetesi tarafından araya 'östrojen' ve 'yumurta gücü' gibi okuyanların aklını çelecek anahtar kelimelerle sağlık sayfasında yayınlanıyor.

1. Arı sütü yemenin kısırlığı tedavi ettiğine dair hiçbir bilimsel çalışma yok. Pek de güvenemediğimiz 2008 yılına ait bir çalışma, erkek kaynaklı kısırlık sebebiyle hamile kalamayan çiftlerde kadının vajinasına arı sütü ve bal sürülerek hamilelik şansının yükseltildiğini iddia ediyor. Denemek isteyenler Ramazan'dan sonra bu çalışmanın yazarları ile iletişime geçebilir.

2. Mesele östrojense, vücuda östrojeni çok daha etkili şekilde sunabilecek başka besinler var. 'Nedir bunlar???' dediğinizi duyar gibiyim: örneğin soy fasulyesi, örneğin bezelye, örneğin hormonlu süt...Fakat mesele östrojen değil, hala anlamadınız mı???!!! Unutmadan, östrojeni diyetinize katmaya karar vermeden önce, bir doktora gidip vücudunuzun hormon dengesini öğrenmeniz lazım. Östrojenin vücuda zararlı olabileceği birçok sağlık durumu da var.

3. 'Yumurta gücü' ne?

Gelin bu güzel Ramazan haberini Sabah gazetesinin temennisi ile bitirelim:
Arı sütünün fiyatı oldukça pahalı. Bir kilogramı 10 bin lira değerindedir fakat besin içeriği ve faydaları düşünüldüğünde bizim için en önemli şey sağlıktır. Sağlık için harcamayacağımız para yoktur. Sağlık için faydaları düşünüldüğünde bu parayı kimsenin gözü görmeyecektir.
Paçalarından akan yanlış tıbbi bilgileri bir şekilde yine de bilimle bağdaştırmaya çalışan Sabah gazetesi sağlık haberi, bitiriş darbesini bir de bu ürünün pazarlamasını yaparak vuruyor. İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, taçsız kral Pele, Backenbauer, kaleci Mayer, Nadia Komanaçi, Brigitte Bardot ve Fenerbahçeli Cemil ! Hepsi şöhretlerini arı sütüne borçludurlar.

Not: Arı sütü ne ola ki? diyenler için, biz de bilmiyorduk baktık. İşçi arıların salgıladığı, jel kıvamında bir salgı. Bütün larvaları ve yetişkin kraliçe arıları beslemek için kullanılıyor.

Nerede o eski Ramazanlar, horoz şekerleri, mahalleliyi apayrı bir heyecana boğan bozacı sesleri. Artık eski Ramazanlardan bize yadigar kalan çok az şey var, bir tanesi de yanlış sağlık haberleri. Gün be gün onlar da tarihe karışacak, çünkü artık Bilim Bilmiyim yalan kokan haberlerin gazını Ramazan coca cola'sı gibi kaçırıyor.



Not: Haberi bulan Baha Uygar Mitat'a teşekkürler!

25 Mart 2014 Salı

Kayısı Çekirdeğini Doldurmayacak Endüstri Atılımı

Yurt genelinde bilime ayrılan bütçenin önemli bir kısmının, yöresel lezzetlerin binbir derde deva olduğunu kanıtlamak için harcandığını basında yer alan haberlerde sık sık görüyoruz. Bilim-Bilmiyim'de de daha önce yer aldığı üzere, bu ligde oynayan yerli mallarımızdan gül suyu, manda yoğurdu ve malatya kayısısı medyada liderliği elden bırakmıyor. Elbette, örneğin kelaynak kuşlarına dair bilimsel araştırmaların, Kansas'ta yapılmasını beklemiyoruz. Bu nedenle yöresel ürünlerin ve endemik türlerin üniversitelerimizde araştırılmasına ancak destek olabilir, köstek olmak istemeyiz.Fakat Malatya kayısısının başarı öyküsü oldukça ürkütücü yerlere uzanıyor.

Önce kayısı çekirdeğinin kansere YÜZDE YÜZ iyileştirici etkisiyle başlayalım:



Çekirdeği ile ilgili açıklamalara bu güne kadar hiç rastlamamıştık ama kayısının neden mucizevi kanser ilacı olmadığını daha önce bu blogda işlemiştik.
Yine de bu haberde, 'kullanılmayan milli değerlerimize ağıtlar' kategorisinde görülen bütün folklorik motifleri bulmak mümkün.

1) 'Bütün dünya X değerimizin peşinde, biz kullanmıyoruz!'


2) 'X'te muazzam bir potansiyel var'



3) 'Biz hazırız...Yetkililer yardım etmiyor :('



4) 'Yo yo kendimi değil, memleketi düşünüyorum'



Ve son olarak:
5) 'Düğmeye basın. Şaha kalkar coşarım':



Kısacası Malatya İnönü Üniversitesi, Malatya kayısısını bir dünya markası yapmak üzere yemin etmiş. Konuyla ilgili başka bir haber:



Burada da Dr. Önal, kayısı çekirdeğinde bulunan B17 maddesinin kanseri önlediğini, yurt dışında ilaç olarak kullanıldığını, yabancı ülkelerin Türkiye'den kayısı çekirdeği talep ettiğini, fakat B17 üretecek tesislerin bizde bulunmadığını anlatıyor. 'Hollandalı bir iş adamıyla beraber' Malatya'ya B17 fabrikası kazandıracaklarının da kıvançla altını çiziyor.

Ne var ki, B17 adını ilk kez duyduğumuz bir madde değil.

1950lerde, B17 ve diğer adıyla laetril, Amerika'da büyük bir şişirme kampanyasıyla, kanseri yenen mucize ürün olarak raflarda yerini aldı. Okyanus ötesinde milyonlarca adet sattı, kanser hastalarının son çaresi ve umudu oldu. Halbuki, tıbbi olarak test edilmiş değildi, üstelik vitamin olmadığı halde ''B17 vitamini'' olarak pazarlanmıştı. Bir faydası olmadığı gibi zararları görüldüğünde yasaklandı, Amerika pazarında bir daha asla satılamadı, tıp literatürüne de en büyük kanser şarlatanlıklarından biri olarak geçti. Şimdi dünyanın dört bir yanında, henüz kandırılmamış insanlara çoğunlukla Çin'de üretilen B17 aynı taktikle pazarlanıyor. Bilim ve teknolojiyi geriden takip ediyor olmamız anlaşılabilir, fakat kurnazlık ve uyanıklıkta Amerika'nın 50 yıl gerisinde olmak, bu güzel ülkeye hiç mi hiç yakışmıyor.

Malatya'da fabrikası kurulacak olan B17 ile ilgili gerçekleri deştikçe, kendimizi böcekli mutfak basan Uğur Dündar gibi hissetmekten alıkoyamıyoruz. B17, zararsız bir şarlatanlık değil. Bağarsaktaki enzimler aracılığıyla metabolize ediliyor, hidrojen siyanür ve siyano serbest radikali olarak kana karışıyor (-CN). Siyanürün belirli bir dozun üzerinde vücutta ölüme varan ciddi derecede toksik etkileri olduğunu tahmin edebilirsiniz. Kayısı bademinden ayrıştırlıp yüksek dozlarda pazarlanacak olan bu madde, zaten sadece kayısı bademindeki dozajıyla dahi zehirleyici etkiye sahip. Yurtdışında, bademin (acı kayısı bademi ve diğer tür acı bademlerin) kavrulmadan satışının yasak olmasının sebebi de bu toksik metabolik etki. Ülkemizde ise, henüz fabrikası dahi kurulmadan sadece çekirdekteki B17'den ötürü kimileri ölümle sonuçlanan zehirlenme vakalarını mütemadiyen görmek mümkün:



Bir sonraki kayısı çekirdeği kırıp yeme sefanızda, lütfen aklınızda bulunsun.

Uğur Dündar ile Arena'da buluşmasını umduğumuz Dr. Önal'ın ise tek çılgın projesi B17 fabrikası değil. Kayısı çekirdeğinden 100 milyon dolarlık aktif karbon fabrikası projesi de yolda.


''Kayısı çekirdeğinden aktif karbon üretildi! İnönü Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Önal, 18 yıllık çalışma sonucunda kayısı çekirdeğinden 3 bin 120 metrekare/gram yüzey alanına sahip aktif karbon üretti.''

Bu kadar çılgın bir proje uzmanlık alanımız değil. Fakat tarımsal yan-ürünlerden aktif karbon üretmek (buna kayısı çekirdeğinin yanı sıra kütük veya zeytin çekirdeği de dahil) Dr. Önal'ın 18 yıllık çalışmalarından da önce, yaklaşık 30 sene önce İspanyalı araştırmacılar tarafından çeşitli bilimsel dergilerde basılmış araştırmalar. O günden bugüne endüstriyel olarak kullanıldı mı, astarı yüzünden pahalı geldi mi bilemeyiz. Bu projenin detaylarını Hürriyet Ekonomi'den dinlemek istemiyoruz.

Görünen o ki dünya üzerinde bir karadelik açacak olsak, bunu evrendeki tüm maddeyi Malatya kayısısı çekirdeğine sıkıştırarak yapabiliriz. Tübitak'ı iyi ki kurduk. Bakın Kıbrıs'ın yanına bir tas bırakıyorum, ülkece çekirdekleri orada biriktirelim. Kayısı çekirdeğine binip aya fırlatılmak neden rüya olsun?


Not: Şölen Ekesan ve Eylül Harputlugil'e teşekkürler.



4 Aralık 2013 Çarşamba

Başarı İsminizde Gizli

Geçtiğimiz günlerde Hürriyet gazetesindeki bir fotogaleri, çok büyük bir iddia ile açıldı:
İsmin hiç bilimi, ilimi olur mu! Olur. 1950’den beri hayatımızda olan isim bilimi, isimlerin hayatımızdaki pozitif ve negatif etkilerini istatistikî raporlar tutarak inceliyor.
 Tamam. Bu gece burada kamp yapabiliriz.
Kemal Haluk Cebe, işinde uzman ‘İsim Koçları’ yetiştiriyor. [...] Cebe’ye göre ismimiz hayatımızı, sağlığımızı, kariyerimizi hatta aşk hayatımızı bile etkiliyor. Etki oranları da az değil! isminiz %60, göbek adınız %10, soyadınız da %30 oranda hayatınızı etkiliyor. Cebe; “Kuantum felsefesine göre her şey titreşimden ibarettir. Kişiye ismiyle hitap ettiğimiz zaman harflerin titreşimleri hem evrene hem de hitap ettiğimiz kişiye çarpıyor. Bu da kişiler üzerinde olumlu veya olumsuz etki bırakıyor” diyor. “Mesela ‘-e’ harfi çoksa boğaz yolları ve trioid etkilenir, ‘-a’ harfi çoksa kan tablosu bozulur” diyor.
Hayat, doğum ve nefes koçlarından sonra gündemdeki eksikliği ekseriyetle hissedilen isim koçları, diğer koçdaşları gibi kuantum felsefesini öğretilerine dahil etmeyi unutmamışlar. Kuantum fiziğinin sözde-bilimciler tarafından 'hepimiz anlamış gibi yaparsak kimse sorgulamaz' felsefesine dönüştürüldüğü ve her muhabbete meze olduğunu daha önce Bilim-Bilmiyim'de görmüştük. Evet kuantum felsefesinde harfiyen yazdığı üzere, isminizdeki harfler titreşip evrene ve hitap ettiğiniz kişiye çarpıyor. ŞU ÇOCUKLARA SERT ÜNSÜZ İSİMLER KOYMAYIN ARTIK! Yumuşak ünsüzlerle devam edelim.

Hürriyet isim biliminin inceliklerini daha iyi kavrayabilmeniz için görseller de hazırlamış, sonuçta bu bir foto galeri:

Harflerin önemini anlatan eşsiz bir çalışma, harf ağacı:

İsim biliminin inceliklerine değinen çok açıklayıcı bir görsel, alfabe:
Daha çok harf:

İsimlerindeki harflerden memnun olan çocuklar:
Odayı istila etmek üzere olan harflere tedirginlikle bakan ve 'hayatımı mahvettiniz' diyen adam:

Son olarak, aralarında B6 ve B1 de olduğu için bir vitamin görseli olduğunu tahmin ettiğimiz, fakat haberi hazırlayan kimse tarafından sorgulanmayan ve tamamen normal karşılanan, tavadan fışkıran harfler:
Kendisinden 'isim doktoru' olarak bahseden Cebe'nin diğer gözlemleri şöyle:
 Cebe’den isimlerin titreşimi olduğunu, tıpkı bir musiki nağmesi gibi titreşim yaydıklarını ve 11 yıllık çalışması sonucunda harflerin notalarını tespit ettiğini öğreniyorum. Yani eğer bebeğiniz varsa ve biraz da huzursuzsa ona ninni söylemeyi deneyebilirsiniz. Çünkü bebeklerin sözcükleri bilip bilmemeleri önemli değil, önemli olan sözcüklerin ve harflerin titreşimleri.
11 yıllık bir çalışmanın ürünü olan ninni postulatı'nı zorlamak istemeyiz ama eğer bebeğiniz ninni ile sakinleşiyorsa, bu harflerin musiki nağmesi gibi titreşmelerinden değil, ninninin de bizzat musiki olmasından dolayı olabilir mi? Neyse, devam edelim çünkü okumaya doyamıyorum:
“Önce kariyer” diyenlerdenseniz yine harflere kulak vermenizi öneriyor. Bakın hangi harf hangi meslek dalında başarıyı temsil ediyor; ‘S – mimar, mühendis, N – yazar, gazeteci, M – finans, pazarlama, serbest ticaret, C – güzel sanatlar, isminiz ‘-P’ harfiyle başlıyorsa ya da isminizde ‘-P’ harfi varsa yaşadınız tüm meslek dallarında başarıyı yakalayabiliriniz.’ 
ALLAH KAHRETSİN. Pilim-Pilmiyim olarak değiştiriyorum blogun ismini.
Haberin bir sonraki bölümü, isimler üzerinden siyasi analizlere kayıyor:

TÜRKİYE – MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Son derece uyumlu... Titreşimleri son derece yüksek. Çok büyük güçlülüğü göstermekte.

TÜRKİYE - SURİYE
Örf adet gelenekle içi içe geçmiş. Türkiye gerçeği, Suriye hayali temsil etmektedir.


TÜRKİYE – ALMANYA
Hiçbir şekilde uyumu olmayan ülke gurubundadır.

TÜRKİYE – KUZEY IRAK
Uyumları mevcut diyalog içinde olabilir.


RECEP TAYYİP ERDOĞAN – BEŞŞAR ESAD
İsimler arasında çelişki çok.


Evet bu kadar sosyal bilim yeter. Adına bilim denen, yani deneysel metodlar veya gözlem ile evrenin yapısını sistematik olarak inceleyen entellektüel arayış olan isim bilimine geri dönelim.İşte çocuğunuzun isminde yer alabilecek harflerin listesi:

A– 2’den fazla olmamalı

B- Konabilir. Sezgiler güçlü olur

C- Şart değil

D- Olabilir. Hırsı getirir.

E- Olmasa daha iyi olur en fazla 1 adet soyadında varsa, hiç olmasın

F- Uygundur 


G- 1 Tane iyi olur.

H- Olmazsa olur

I–İ- olmazsa olur

J- Çok uygun değil

K- Olursa en az 1 tane çok iyi olur.

L- olabilir 


M- 1 adet olması iyi. Ama sağ veya solunda a muhakkak olsun

N– Fena değil

O- olabilir

Ö- Olmazsa daha iyi

P- Olabilir

R- Olmasa da olur 


S-Ş- olursa iyi olur

T- Tercih edilmez

U- 1 tane geçmemek kaydıyla olur

Ü- Konmasa daha iyi olur.

V- Çok elzem değil.

Y- Duruma göre konabilir. Ama olmazsa daha iyi olur

Z- 1 tane olursa daha iyi. 


Bu listede çok büyük sorunlar var. Öncelikle, bilimsel metodoloji iddiasıyla yola çıkmış bu disiplinde, 'olmasa da olur', 'fena değil..' 'ŞART DEĞİL' gibi lakayt tanımlar görmek bizi üzüyor. Daha da önemlisi, bu harflerin fonetik olarak mı, harf olarak mı ele alınması gerektiğini anlamadık. Bazı dillerde iki ayrı harf olarak temsil edilmeyen ayrı seslere yaklaşımımız nasıl olmalı? Yazılışı fonetik olmayan dillerdeki okunmayan harfleri, ek ses olarak değerlendirmeli miyiz? Çince gibi tonal dillerde, ton farklarının isim bilimindeki yeri nedir? Bu hipotezin evrenselliği konusunda daha ne kadar vakit kaybedebiliriz? Bütün bunların yanında, çocuğumuzun isminde bulunması 'uygun' olan harfler çok kısıtlı: B, D, F, L, N, O, P, S, Ş, ve duruma göre Y (ama olmazsa daha iyi olur). Uygun olan ve varlığı lüzumsuz görülmeyen tek ünlü harf, O. Türkçe bu sorunun üstesinden gelebilecek mi?
Girizgahtaki soruyu baştan soralım.
İsmin hiç bilimi, ilimi olur mu!
Olmaz.
Bugün doğacak çocuklara isim önerileri: kız için PBDFL, erkek için OBDLRR. R'ler olmasa da olur.

Not: Haberi gammazlayan Cem Şengel ve Yetkin Yılmaz'a teşekkürler!





11 Kasım 2013 Pazartesi

Bilim Namusu KANITLADI !!!

Hürriyet Planet, 23 Mayıs 2013 tarihli bu haberle, algının kapılarının mühürlenmiş olduğu apayrı bir planetten dünyamıza sesleniyor:
Çocuklar, annenin ilk sevgilisi [dahil] olmak üzere önceden ilişki yaşadığı erkeklere benzeyebilir.
 ...ilk cinsel birleşmenin insan DNA’sında ömür boyu genetik iz bıraktığını iddia eden kuantum genetiği doktoru Pyotor Garyaev, Hürriyet’e konuştu. 



KUANTUM GENETİĞİ menşeli açıklamalarını Hürriyet'e birer birer aktaran Pyotor Garyaev'e güvenmemiz için hiçbir sebep yok, çünkü kuantum genetiği diye bir alan yok. Üstelik haberin alt metni 'çocuk yapacağınız kadın daha önce başkalarıyla beraber olduysa, kimin çocuğunu dünyaya getireceği belli olmaz...' olduğu için, FEMEN Türkiye'nin bu haberi görmesi halinde yurt genelinde açılan memelerin sağanak yağış halini alması kaçınılmaz. Öte yandan, ülkemizdeki ahlak ve namus tartışmalarına kuantum mekaniği ve genetik bilimini hala dahil etmemiş olmamız şaşkınlık vericiydi ve vakti gelmişti.

Hürriyet Planet'in, yine planetimizin derinliklerinde bulup konuştuğu Rus Profesör Doktor Pyotor Garyaev, bu kavrama 'Telegoni' ismini vermiş. Çocukların anne ve babalarına benzemediği durumları, bu 'ilk erkek' teorisiyle açıklıyor. Ne var ki, bu teori orjinal bir teori değil. Modern genetik bilimi doğmadan önce telegoni, bugün çekiniklik dediğimiz kalıtımsal durumları açıklamak için kullanılıyordu.

Kahverengi gözlü anne ve babanın mavi gözlü bir çocuk sahibi olması, annenin 90'lı yıllarını Ercan Saatçi ile geçirdiği anlamına gelmez (geçirdiyse de sağlık olsun), fakat anne ve babanın mavi gözlülük için taşıyıcı olduğunu gösterir. Telegoni, Aristo'dan beri bu durumu Ercan Saatçi'ye atfediyor. Halbuki, 19. yy sonrasında kalıtımsal mekanizmaların çözülmesiyle telegoni teorisi çoktan çökertildi. ''Aristo'dan iyi mi bileceksin?!'' diyenler için, Aristo'nun embriyoloji bilimine kattığı çok önemli buluşlarının yanısıra, embryonik gelişim ile ilgili çok yanlış  teoriler ortaya koyduğunu da ekleyelim (Örneğin, embryonik oluşumun sperm ve adet kanı birleşimiyle başladığını iddia etmesi, veya, duygu ve düşüncelerin kalp ile yönetildiğini, beynin sadece bir ısı kontrol merkezi olduğunu savunması).

Yanlış çıkan teoriler, elbette Aristo'yu daha kötü bir bilim insanı yapmaz. Sadece, bu bilgilere ulaşmak için gereken teknolojiye ve bilgi birikimine ancak son 300 yılda sahip olduğumuzu gösterir. Fakat Aristo'nun yanlış teorilerine 2013 yılında çöreklenmek ve yeni birşey gibi sunmak, ne Pyotor Garyaev'e, ne de Hürriyet'e yakıştı. Pardon, Garyaev'i tanımıyoruz, ama Hürriyet'e yakıştı.

Haberi okumaya devam edelim ve asrın buluşunun hikayesini Pyotor Garyaev'den dinleyelim:

“1985 yılında Moskova Genetik Enstitüsü’nde bir DNA numunesi üzerinde deney yapıyorduk. Sovyetler zamanında çok pahalı cihazın potasına numuneyi koymuş, lazer tarayıcıyla kodları kayda alıyorduk. Okuma işlemi tamamlandığında potadan numuneyi çıkardığımızda lazer tarayıcısının hâlâ sanki orada DNA örneği bulunmaya devam ediyormuş gibi sinyaller verdiğini gördük. Durumu nasıl düzeltiriz düşüncesiyle cihazın potasını sıvı azotla temizledik. Cihazı tekrar çalıştırdığımızda, her şey yoluna girmişti. Ancak birkaç saat geçtikten sonra okuyucu lazer tekrar aynı DNA varlığını göstermeye başladı. Durum bu şekil 40 gün devam etti. Yani 40 gün boyunca potada olmayan DNA hayaletini (fantom) görüntüsünü izlemeye devam etmiş olduk.”
DNA’DA BİYOMANYETİK ETKİ
Bir rastlantı soncu tespit edilen bu olayın o güne kadar bildiklerini alt üst ettiğini söyleyen Garyaev, “İşte bu olaydan sonra çalışmalarımın yönünü değiştirdim. DNA zincirinin sadece klasik anlamda madde değil, aynı zamanda biyomanyetik dalga saçma özelliği bulunduğunu anlamış oldum. Bu da zaten birçok yönüyle esrarengiz kalan kuantum fiziğinin araştırma konuları arasına giriyor” diye konuştu.

Bir defa bir DNA zincirinin kuantum etkilere maruz kalması için oldukça büyük olduğunu dahi hesaba katmasak, DNA'nın hem madde hem biyomanyetik dalga olarak hareket ettiğini ispatlamak için bu fantom anektodundan çok daha fazla kanıta ihtiyacınız var. Devam edelim:

DNA zincirinin sadece fiziki madde yapısı değil, yaydığı biyolojik dalgalarda gizli genetik koddan kaynaklandığını bir daha anımsatan Dr. Garyaev, “Kadın bedeninde bildiğiniz gibi tüm hayatı boyunca kullanılacak yumurtalar doğuştan vardır. Sayıları 500-600 olan bu yumurta hücreler ilk cinsel ilişkide fiziki olarak çocuk dünyaya getirmese bile o ilk kişinin DNA siluetini (Hologram) şeklini belleğine yerleştirmiş oluyor” açıklamasını yaptı. 
Baştan aşağı SAÇMA-SAPAN bir açıklama. Bu arada, belki de bütün beyanatın en masum hatası olarak, kadın bedeninde 500-600 değil, ergenliğe girdiğinde yaklaşık 400 000 yumurta var. 500-600 gibi bir sayı ile, ergenlikten menopoza kadar olgunluğa erişen, yani adet döneminde atılan veya döllenen, yumurtaların yaklaşık sayısı kastediliyor olmalı.

Ortada bilimsel bir bulgu ne kelime, bilimsel bir metod bile yokken, Pyotor Garyaev'in genetikte çığır açtığını iddia etmesi bizi ürküttü, Türkiye'nin reklam gücü en kuvvetli gazetesinin de bunu yemesi utandırdı. Garyaev'in onlarca youtube videosu, ve bunları şaibeli işlerine referans olarak gösteren birçok kişinin şarlatanlık girişimleri var. Bunlardan bir tanesi, daha önce Bilim-Bilmiyim'de yazdığımız, Sanem Altan'ı da çok güzel uyutan, aile matriksi hikayesi. 

Bir diğeri ve daha korkuncu, ahlakçılığını bilimsel temellere dayandırdığını düşünen, ve bu uğurda Garyaev'i ve Hürriyet Planet'i kaynak olarak gösterenler. İnternette rastladığımız ve Kuran meali olduğunu iddia eden bir blog:


Kaynağın güvenilirliğini, iddiaların da doğruluğunu araştırmadan yaptığınız saçmasapan bir haber, elbette kendi iddiasını destekleyen herşeye inanma eğilimi gösterenler tarafından tepe tepe kullanılacak. Blogumuzun 'olacak o kadar' butonuna basıyor ve didaktik bir şekilde soruyoruz, beğendiniz mi yaptığınızı?

Haberi getiren Alpay Küçük'e teşekkürler.





21 Ekim 2013 Pazartesi

Dediği Hiçbir Şey Anlaşılmayan Adam

Yine Habertürk'ten, yine saçma sapan bir bilim haberi.
Ve Bilim Bilmiyim olarak ilk defa, metinden hiçbirşey anlamadık.
Habertürk de kendi haberini anlamamış olacak ki, Samsunlu matematikçi Aydın Cerit'i tanıttığı habere ''Kainatı sayılarla doldurdu'' demekle yetinmiş.



Gelin şuur ötesinden gelen bu haberin metnini beraber inceleyelim:

Samsunlu matematikçi Aydın Cerit, geliştirdiği ve "Kainatları Dolduran Sayılar" adını verdiği teorisiyle Microsoft'un kurucu Bill Gates'e meydan okudu.
Büyük sayılar ile ilgili çalışmalar yaparak git gide hedeflerini büyüttüğünü söyleyen Samsunlu matematikçi Aydın Cerit, geliştirdiği KADOS teorisi hakkında açıklamalarda bulundu. 
Cerit, "Ben sayılar üzerinde ortalama 10 yıldır çalışmalar yürütüyorum. Büyük sayılargeliştirmiştik. Bu da hedeflerimi büyüttü. Araştırmalarım sonucu kainatın çapının 156 milyar ışık yılı olduğunu tespit ettim. 156 milyar ışık yılı hacimli bir küp düşündüm. (Bu zaten üzerinde birçok grubun ve bilim insanının çalıştığı bir araştırma konusu, gözlemlenebilen evrenin çapının yaklaşık 93 milyar ışık yılı olduğu düşünülüyor. 2003 yılında basılan bir makalede 78 milyar ışık yılı rakamı, çap olduğu halde, yarıçap sanılarak bir çok kaynakta yanlış bir şekilde 156 milyar ışık yılı olarak kayıtlara geçti. Aydın Cerit'in de bu ikincil yanlış kaynaklara bakarak 156 dediğini düşünüyoruz.)

O hacme ne kadar rakam sığabilirdi düşündüm. Yani bir santime 3 rakam sığabilir. (Bir saniye, bir santime üç rakam sığması ne demek? Hangi fontla yazılıyor?) Bu rakamları hesapladım bu ortalama 10 üstü 3 tane rakam sığdı. (Yani 1000?) Bu da 10 dotrigintilyon yapıyor (Kaç?!). 450 basamaklı bir üs oluşturdum. 


Bu da 114 senoktokatrilyon 17 senseptenkatragintrilyon (neler oluyor ya?) diye devam eden 388 milyar 725 milyon 226 bin 999 şeklinde tüm rakamları belli bir üs tamamladım. Bunu onun kuvvetinde yazıp bir eksilttiğim zaman ortaya çıkan 9'ların sayısı da yine de 114 senoktokatrilyon oldu. (9'lar ne zaman ortaya çıktı?)


Demek ki bu sayı bir kainatı doldurmayacağı gibi 10 üstü 320 kainatı dolduracak bir sayı oldu. Bu sayınında 2 bin 501 bir sağ komşusuna giderek bin 250 sayıdan asal olmayanı da eledim (Sağ komşu mu? İpin ucunu tamamen kaçırdık). Geriye 84 sayı kaldı (Tamam, tamam inanıyoruz). Sonuç olarak hesaplamaların gereği kainatları dolduran sayıların anlamına da KADOS dedim. (Çok da güzel bir isim olmuş, araştırmalarınız, uslubunuz harika. Gelecek seçimlerde oyum size)


Habertürk'e bir sorumuz var: Bu haberi hazırlayanlar ve editör dahil, bir kişi bile tekrar okudu mu?

Fakat bu, matematikçi Aydın Cerit'in ilk vukuatı değil. Kendisi Bill Gates'e kafa tutmadan önce, ödüllü yarışmalar da düzenliyordu.

Hazırladığı soruyu çözene, yat:


'Beni deniz tutar' diyenlere, 1 milyon dolar:



Ve hatta muhatabınız Avrupa Birliğiyse, soruyu çözemeyenler Türkiye'yi AB'ye almak zorunda kalacak:




AB'nin tüm üye ülkeleri için 5 ay süre veriyorum. Eğer bu süre içinde sorumu çözemezlerse Türkiye'yi AB tam üye olarak almalarını talep ediyorum.
Bu tehditin Türkiye'nin son 5 yıldaki bütün AB politikalarından daha başarılı olduğu kesin. Egemen Bağış ile iletişime geçilmeli, gerekirse ödül miktarı da büyütülmeli.

Not: Haberi gammazlayan Ali İkiz, Burak Gökhan Ayaz, Turgay Gülay, Serdar Başeğmez, teşekkürler!



5 Ocak 2013 Cumartesi

Doğu illerinden bildiriyorum, tespitim var



Merhabalar! Ben Üstün, Prof. Dr. HüseyinÜstün. Kars'ta 8 aydır görev yapıyorum, Kafkas Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim dalı başkanıyım. Dile kolay 8 aylık görev sürem boyunca yemek borusu kanserine yakalanan hastalarla çok sık karşılaştım.
''....hastalığın temelinde genetik yaygınlığın (Bilmiyim'in notu: yaygınlık değil yatkınlık) olabileceğini tespit ettik ama hastalarla konuştuğumuzda halkın yöresel olarak alışkınlık gereği özellikle çok çay içtiğini, özellikle kış mevsiminin çok uzun sürmesi nedeniyle sıcak yemeklerin çok hızlı tüketildiğini fark ettik. Hızlı tüketilen yemekler ve çok sayıda tüketilen sıcak çayın yemek borusu ve ağız içi kanserine yol açtığını tespit ettik. Bunun yemek borusuna ve ağız içine kanser yapma yönünde etkilerini tespit ettik.''
Yaptığımız tespitlerden sizin de soluğunuz kesildi değil mi? Tekrar edeyim, hastalığın temelinde genetik bir yatkınlık olabileceğini düşündük, bu yüzden haberde de bahsettiğimiz pahalı makineleri kullandık, ve böyle bir yatkınlık tespit ettik (tespitimin sonuçlarını akademik bir makaleyle yayınlamamış olmam size başka şeyler düşündürmesin lütfen). Zaten yine de halka çay içiyor musunuz diye sorduk, yani genetik faktörleri bir kenara fırlatıp çevresel faktörleri sorgulamaya başladık. Eee havalar soğuk. Kış uzun. Çay içmeyip de ne yapacağız? Evde, kahvede, ofiste...Sıcak çorbalar, çaylar, sahlepler, gırla gidiyor. Instagramla fotoğrafını çekip eşle dostla paylaşıyoruz. Gırgır şamata anlayacağınız...
Sonra dedim ki, ben epidemioloji bilimine tarih boyunca yapılmış en büyük hakareti yapabilir miyim? Yaparım ulan. Şu araştırmayı yaparken, 8 aylık gözlemlerim bana yeter de artar. Gözlem yapacağım, X, Y'ye yol açar diye yazacağım. Deneyleri boşverin, para harcamaya gerek yok. Bu araştırmamı yaparken hiç umrumda olmayan faktörleri şöyle sıralayabilirim:
- 8 aydır buradayım, belki de büyük bir coğrafyadaki tek araştırma hastanesi olduğum için normalde gördüğümden daha fazla yemek borusu kanseri vakası görüyorumdur.
- Bölgede yaşayanların aile ağaçlarını, akrabalıklarını, dolayısıyla bu hastalığa genetik bir yatkınlık olup olmadığını hiç hesaba katmıyorum. Yani size demin de söyledim, aslında böyle bir yatkınlık tespit etmişim, ama tekrarlıyorum, artık umrumda bile değil.
- Acaba, yemek borusu kanserine yol açacak başka bir genetik veya çevresel rahatsızlık olabilir mi? Mesela mide asidinin yemek borusuna çıkıp kanser riskini artırdığı reflü vakaları gibi? Neyse ya, karıştırmayın şimdi onu.
- Yemek borusu kanseri vakalarının %90'ını oluşturan sigara/nargile ve alkol kullanımını, bölgedeki yaygınlıklarını sorgulamaya gerek bile duymayacağım.
- Hastalarım dışında, bölgede yaşayan ama sıcak çay/çorba içmeyen diğer insanları bu araştırmaya kattım mı? Bu araştırmayı dayandırdığım kontrol ve hasta gruplara normalizasyon yaptım mı? Hatırlamıyorum.
- Herşeyi tespit ettim ama, KORELASYON, yani iki şeyin aynı anda olması ile, NEDEN-SONUÇ yani bir şeyin diğerine yol açması arasındaki mantıksal ilişkiye girmek bile istemiyorum, o yüzden de TESPİT ETTİM ve KANITLADIM gibi ifadeler kullanacağım. Neyse, çok soğuk, camı kapatır mısın?

Az kalsın unutuyordum, deminden beri sıcak içecek-yemek borusu kanseri ilişkisini görev süremdeki araştırma ve gözlemlerimle ben tespit etmiş gibi davranıyorum ama, benden önce çok daha kapsamlı bir çalışma ile böyle bir epidemiolojik korelasyon kurulmuş ve 2009 yılında BMJ dergisinde yayınlanmış bile:
Islami et al. Tea drinking habits and oesophageal cancer in a high risk area in northern Iran: population based case-control study. BMJ 2009;338:b929
Büyütmeye gerek yok, çiçekleri eve gönderin. Ne demişler, aklın yolu birdir.

Not: Haberin çıktığı an günün ilk ışıklarında Bilmiyim'e ispitleyen Onur Yılmaz ve Eylül Harputlugil'e ayrı ayrı teşekkürler.



12 Aralık 2012 Çarşamba

[Aklınıza gelen ilk sebze meyve ismi]'ndeki İnanılmaz Mucize



Geçen gün yine 3-5 bilim adamı süpermarkete gitmişiz...Elimizi neye attıysak müthiş ve inanılmaz faydalı çıktı. Bazen bir bilim adamı olarak mutfak alışverişi yapmak çok zor olabiliyor.

Bugün gazetesinde 10 günde bir güncellenen sağlık haberlerinin hepsi, bitkilerdeki inanılmaz şifalarla ilgili. İnanamıyorlar, yazıyorlar. İnanamıyorlar, tekrar yazıyorlar...

2 Aralık 2012 Pazar

Başlıkta BÜYÜK GÖĞÜS Varsa, O Yazı Okunur! (Bu taktiği blogumuzda kullanmanın zamanı gelmişti)



Milliyet gazetesi, kendi kendini fesheden bir bilim haberi ile blogumuzda yeni bir dönemin yol göstericiliğini yapıyor. 
Göğüslerinizden memnun değil misiniz? 
'Çevresindeki yeterli ve düzgün görünümlü göğüsleri' kıskanan hanımlarımıza, silikonsuz göğüs büyütmenin reçetesini sunan bu haber, okuyucuya 'harekete geçme zamanınız gelmiş olabilir' diyerek insiyatifi ele almaya, her kadının içindeki uyuyan dev Nadide Sultan'ı uyandırmaya çağırıyor.

Tavuk bageti tüketilmesi meme büyümesini artırır!
Çözüme odaklı, keskin, dolambaçsız ve net ifadeler burada bitmiyor. Göğüs büyüklüğü için kesinlikle tüketmeniz gereken diğer yiyecekler şöyle sıralanıyor:

Süt ürünleri, soya, keten tohumu, akdarı, arpa, ayçiçeği, kabak, anason tohumları, barbunya, karnabahar, brokoli, pancar, salatalık, havuç, domates, mantar, brüksel lahanası, mercimek, kereviz, yeşil fasulya, soğan, börülce, nohut, bezelye, elma, kiraz, şeftali, üzüm, kavun, armut, tam buğday, kahverengi pirinç, buğday tohumu, fasulye filizi, zeytin, kuru erik, yulaf ezmesi, çemen otu, rezene, çavdar, karanfil, zencefil, hint safranı. 

Tam bilimsel müdahalemizi yapacakken, işin bu boyutuna, yine haberin içinde, başka bir paragrafta rastlıyoruz:

Meme dokusunun şekli ve büyüklüğü genetik olarak ve bazı hormonların etkisiyle belirlenir. Bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış, sadece meme büyümesi ile şekil güzelliği sağlayan bir yiyecek bulunmasa da bazı yiyecekler kilo aldırması sayesinde meme dokusunun da yağlanmasını sağlar.
Madem bunu biliyordunuz, yukarda sıraladığınız yiyeceklerin orada işi ne? 'Okuyucu kilo alsın da, göğüsler de büyür nasıl olsa' diye düşündünüz ve kileri açıp önünüze hangi yiyecek çıktıysa listeye mi eklediniz? Bu haber kendi kendini feshetmiş olmadı mı?
Konumuz titiz habercilik olduğunda Milliyet'ten şaşmayacağımızı artık biliyoruz, ve tabii ki çemen otu, pirinç, fasulye, nohut ve daha nice karbonhidratı yediğimiz gibi neye benzeyeceğimizi de.


25 Kasım 2012 Pazar

Hamama Giren Terler



Ders kitaplarına girebilecek bir bilim haberi, yine Radikal gazetesi farkıyla geliyor. Haberi dikkatimize sunan külyutmaz bilim insanı Eylül Harputlugil'e teşekkür ederiz.
''Kanser tedavisinde yeni bir dönem başlatan Nobel ödüllü Alman doktor Robert Gorter, hastalarının vücut ısılarını yükselterek kanser hücrelerini öldürüyor.
İstanbul 'da Türk hastalarıyla biraraya gelen Gorter'ın tedavisi, artık tüm dünyada kabul gören bir yöntem. ''
Dr. Robert Gorter, Nobel ödüllü bir bilim adamı değil. Almanya'da, isminin önüne 'profesör' eki getirmesi mahkeme kararıyla yasaklanmış bir doktor, genel pratisyen.
Hastalarının vücut sıcaklığını yükselterek kanseri tedavi ettiğini iddia etmesi, bırakın tüm dünyada kabul görmeyi, farelerde dahi işe yaradığı gösterilmemiş bir fantastik kurgu. Gelin bu yöntemi Dr. Gorter'in kendi ağzından dinleyelim:
 "40 sene önce bana da kanser teşhisi konmuştu. Vücut ısımı yükselterek tedavi uyguladım. Haftada 2 gün 42 derecelik sıcak suyun bulunduğu bir küvete giriyordum" 
Dr. Gorter, 42 derecelik sıcak suyun bulunduğu bir küvette vücut ısınızın yükselmesi, ya sizin bir kertenkele olduğunuz anlamına gelir, ya da biz insanların homeostasis ile vücut sıcaklığımızı çevredeki değişikliklere rağmen sabit tuttuğumuzdan bihaber olduğunuzu gösterir. Evet, sıcakkanlı memeliler olarak, 42 derecelik su banyosunda da, hamamda da, çölde de, saunada da, 20 derecelik bahar havasında da, vücudumuz sıcaklığı 37 derecede sabit tutar. 

Cilt Kanseri Hastası; "Bir yıl boyunca kemoterapi aldım. İki ay boyunca radyoterapi aldım ama bunlardan hiçbir sonuç alınmadı. Bu tedaviye başladım. İki aydır bu tedaviyi alıyorum. İki ay sekiz haftalık bir sürede iki aşı oldu. Yararlarını gördüm" dedi. 
Öncelikle geçmiş olsun. Ama aldığınız radyoterapi ve kemoterapiden sonra, iki ay küvette oturmanız, durumunuzun iyileşmesinin radyoterapi ve kemoterapi kaynaklı olabileceği gerçeğini çöpe atmanız için yeterli mi?

Tek kredibilitesi Alman olması olan Dr. Gorter'in, komiklik ile ruh hastalığı arasında gidip gelen bu tedavi önerisinin sahtekarlık olduğu iddiası ilk defa blogumuzda değil, başka mecralarda da dile getirilmiş. Dr. Gorter, bu tür yazıları yazan doktorlara Hollanda'da açtığı tazminat davalarını kaybetmiş.

Radikal Nobel Ödüllerini kınıyor, bu bilim haberinin yanlış bilginin de ötesinde, kanser hastası birçok insana sahte umut vererek içinde bulundukları bu zor durumun kötüye kullanılmasına fırsat yarattığını düşünüyoruz.

Yazımızı, Dr. Gorter'in kendi websitesinden bir alıntı ile bitirelim:
“I would cure all diseases if I only could produce fever.” Parmenides, Greek physician and philosopher, 510 BC 
Tercümesi: ''Eğer ateşinizi çıkarabilseydim, bütün hastalıkları tedavi ederdim.'' Parmenides, Yunan doktor ve filozof, M.Ö. 510

Son 2500 senede bilim bu noktanın bir hayli ötesine geçti, size de haber verelim dedik Sayın Gorter.




27 Haziran 2012 Çarşamba

Sevgili Güzin Abla


Arşivlerden çıkardığımız bu yazıda, Güzin Abla okurlarına gripten korunmak için akıllara zarar bir anekdot ile desteklediği tavsiyesini sunuyor. Birçok genç kızımız için sağduyunun sesi, Türkiye'nin sosyolojik fenomeni Güzin Abla'dan hiç de beklemediğimiz bu hamle karşısında yapabileceğimiz tek şey, aşağıdaki hikayeyi kesip biçmek, türk basınının heryerine sızmış asparagas bilime bir darbe de Güzin Abla aracılığıyla vurmak olur. İşte yazıdaki o hikaye:

''Yıllar önce, dünyada 40 milyon kişinin “grip”ten öldüğü salgında, bir doktor, griple mücadeleye yardım amacıyla çiftçileri ziyaret eder. Birçok çiftçi ailesi gribe yakalanmış ve pek çoğu da ölmüştür. Doktor ziyaretlerine devam eder ve bir sürprizle karşılaşır. Bir çiftçi ve ailesi çok sağlıklıdır. Doktor, aileye herkesten farklı ne yaptıklarını sorar. Çiftçinin hanımı, odaya bir tabak içinde ‘soyulmamış bir soğan’ koyduklarını söyler. Doktor buna inanamaz, bu soğanlardan birini alarak laboratuvarda mikroskopla inceler ve içinde grip virüsünü saptar. Soğan grip bakterisini absorbe etmiş, yani emmiştir. Bu sayede de aile sağlıklı kalmıştır. şimdi yapacağınız şey, bir miktar soğan almanız ve evinizin içinde bir yerlere yerleştirmeniz. Ne olduğunu görmek için bir deneyin. Ne kaybedebilirsiniz? Açıkçası ben de deneyeceğim. Umarım sağlıklı bir kış geçiririz.''

Sevgili Güzin Abla,
Bahsettiğiniz grip, 1918’de meydana gelen ve yaklaşık 50 milyon kişinin ölümüne sebep olan İspanyol gribi olmalı, zira son yüzyılda meydana gelen daha büyük bir grip salgını yok. Çiftçilerin evlerini ziyarete giden doktorumuz, ‘diğer herkesten farklı ne yapıyorsunuz’ dediği zaman, söz konusu evde yapılan tek değişik aktivitenin masaya soğan koymak olması ilginç. Mesela benim, herkesin daire planlarının tıpatıp aynı olduğu apartmanımda bile, komşularımdan farklı yaptığım yüzlerce şey var. Buzdolabı olmayan bir devirde, koca kasabada soğanı evin içinde saklayan tek aile bu mu? Yoksa soğanın bahsedilen etkiyi yaratması için muhakkak masanın üzerinde mi durması gerekiyor?

Gelelim doktorumuzun yaptığı araştırmaya. Öncelikle, grip bakterisi diye birşey yoktur, grip virüsü vardır. Virüs ve bakteri iki apayrı yaşam formudur. Virüsler, kendi kendilerine çoğalma özelliğine sahip değillerdir, kendi kendilerine bir hücre bile değillerdir. Bu bağlamda, aslında bir insan ve bir bakteri birbirlerine, bir virüs ve bir bakterinin olduğundan daha fazla benzerler.

Son olarak, grip virüsünü soğanın içinde zamanın mikroskopları ile görüntülemek mümkün değildir, çünkü virüsler devrin mikroskoplarıyla görülemeyecek kadar ufaktırlar. Virüslerin görüntülenmesini sağlayan elektron mikroskopu, 1938’de geliştirilmiştir.

Rumuz: ÇılgınBilimciXX