Beslenme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beslenme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2014 Salı

Genetiği Değiştirilmiş Hukuk

Bu sabah Hürriyet yazarı Ayşe Arman, çArşı taraftar grubunun gezi sonrası başlayan cadı avının yeni hedefi olmasından dolayı duydugu rahatsızlığı ve haklı isyanını resmi Instagram hesabından dile getirmiş:
Yarın sabahın Hürriyet yazısının bir parçası olduğunu tahmin ettiğimiz bu tiradı, daha kendi gazetesinde basılmadan bu blogda işleyerek acar muhabirlikte kendi rekorumuzu kırıyoruz. İşte o OLAY YAZI !!!11!
''Benden olmayan ölsün!'' diyen bir hukuk olur mu? Herkesin hukukuna saygı duyacağınızı söylediğiniz o balkon konuşmalarına ne oldu? İsyan ediyoruz...GDO'suyla oynanmış bir hukuk bu!!!
Ayşe Arman yazıyı ''Genetiği Değiştirilmiş Organizmasıyla oynanmış bir hukuk bu!!!'' diyerek bitiriyor. Kuzu Dolly'siyle oynanmış bir hukuk bu. Leptinsiz faresiyle oynanmış bir hukuk bu. Genetiği değiştirilmiş şeker kamışıyla oynanmış bir hukuk bu....Olmuyor. 
Doğrusu, ''genetiğiyle oynanmış bir hukuk bu'', veya ''genetiği değiştirilmiş bir organizma bu hukuk!!!'' olmalı.

Öte yandan, yapılmak istenen analojinin de bilimsel olarak doğru olmadığının altını çizmek gerekli.
Canlıların genomu, binlerce yıl değişmeden duran stabil bir bütünlük değildir, genetik içerik doğal süreçlerle sürekli değişim geçirir. Dahası, hem klasik hem modern tarım tarihinde GDO teknolojisinden önce de tarım ürünlerinin genetik kompozisyonuyla oynanmıştır.

1920lerden günümüze, yaklaşık 3000 tarım ürünü, mutajenik metodlarla sofralarımıza gelir. Mutajenik ürünlerde, bitkiler radyasyon ve benzeri tekniklerle mutasyona uğratılır, ortaya çıkan çeşitlilikte insanların göz/damak zevkine veya üretim etkinliğinin artmasına göre yeni ürünler seçilir.

Binlerce yıllık tarım tarihinde insanlar hibritleme tekniği ile tarım ürünlerini birbiriyle çiftleştirerek, doğal formların genetik kompozisyonunu kendi zevki doğrultusunda değiştirir. Doğada ortaya çıkan ilk kabak, büyük ihtimalle hiç de yemek isteyeceğiniz bir ürün değildir. Kısacası tarım ürünlerine yapılan keyfi genetik değişiklik kavramı, hayatımıza genetiği değiştirilmiş organizmalarla (GDO) gelen bir yenilik değildir, GDO daha ziyade yeni bir teknolojidir.

Sadece tarım ürünlerinde değil bütün canlılar aleminde genetik içerik nesiller boyu çoğunlukla sabit kalan veya organizmal alemin sıkı sıkıya kanunlarına uyduğu çiğnenemez bir anayasa olmadığı için, bu analojinin mevcut durum ve hukuk sistemine uygulanmasını bilimsel açıdan yanlış bulduk. Merak edenler Magna Carta'yı genetik kodla yazıp bir canlının genomuna yapıştırabilirler. Sadece bir jenerasyonda sayısız mutasyon, yani genom değişikliği tespit edebilirsiniz.

Not: Yazıyı yayınladıktan kısa bir süre sonra, @cagriyalgin'ın uyarısıyla bu GDO analojisi çılgınlığının çok daha vahim boyutlarda olduğunu farkettik:
Cemil Çiçek'in çığlıklarını duyun! Genetiği Değiştirilmiş Organizması bozuk bir demokrasiyle Türkiye yoluna nasıl devam eder??!! Gerçekten de çok zor.

Son olarak, @esintu 'nun gönderdiği Mart 2014 haberine bakalım. Eski adalet bakanı Sadullah Ergin, şuur ötesinden dahil olduğu tape krizinde, tapelerin genetiği değiştirilmiş organizmalı olduğunu iddia etmiş. Dağılabiliriz.


7 Temmuz 2014 Pazartesi

DOMATESTEN DABBE'TÜL-ARZ ÇIKTI !

Radikal 7 Temmuz 2014 haberiyle kıyamet alameti muştuluyor:


Türkiye'de son yıllarda yaşanan gıda terörüne karşı yetkililer vatandaşı uyarırken, bir kaç gün önce pazardan satın alınan [...] bir domatesten 'yaratık' çıktı!
Gıda terörünün son meyvesi domates gremlini halkımızı bekleyen yeni tehlike. Bu domatesleri yersek bizim de beynimizden böyle yaratıklar çıkıp, nesillerini devam ettirmek ve dünyayı ele geçirmek üzere domates tarlalarına hormon ve GDO serpmeye devam edecekler !!!!!

HAYIR. Radikal'in 'YARATIK!!' diye tanıttığı canlı, domatesin meyve içinde filizlenmesi. Son derece olağan bir durum, domatesin türüne ve muhafaza edilme koşullarına göre gözlemlenebilir.

Haber, gazeteye gönderildği gibi konulmuş. Çünkü Radikal kendini gazeteden ziyade forum gibi hissediyor. Gelin Radikal'e bu mektubu yazan ve canavarla tek başına mücadele etmek zorunda kalan şanssız hanımın yazdıklarını okuyalım:


 Bu arada, biz Bilim-Bilmiyim haberini yazarken, Radikal'den duruma düzeltme geldi.
Bu sefer malesef domates filizlerinin sırrı çözülmüş. Görüşlerini paylaşan uzman, ısrarla 'olağan bir durum, GDO veya hormon ile de alakası yok' dese de, Radikal ''Uzmanlara göre olayın GDO, hormon ile alakası yok ama...'' girizgahı ile panik ve korkuyu körüklemeyi ihmal etmiyor.
Ama ne?
O üç noktayı bir kenara kaldıralım Radikal. Kötü haberlerinizi birbirine tokuşturun, sağlık haberlerinden elinizi ayağınızı çekin.


Not: Haberi bulan Enes Faruk Meniz'e teşekkürler!

29 Haziran 2014 Pazar

Hoşgeldin Ramazan- Sağlık Haberlerinde Ramazan Klasikleri

11 ayın sultanı Ramazan'ın gelmesiyle gazetelerin sağlık sayfalarındaki yalan haberler, iftar videolarında hızlı çekimde açan güller gibi pörtlemeye başladı. 


(Resim: Ramazan ayında sağlık haberlerinin durumu, temsili)


Sabah gazetesi, 28 Haziran tarihli haberinde 'Ramazan'da arı sütü tok tutar' manşetini atıyor.

Haberin devamı şöyle:

Yrd. Doç. Dr. Kekeçoğlu, arı sütünün midedeki pepsin ensimleriyle sindirildiğini, insanları tok tutma yönünde etki oluşturduğunu belirterek, 'İnsanlar, oruç tutarken gün boyu uyuyarak geçiriyor, zorlanıyor ama arı sütü tüketirse buna gerek kalmayacak' dedi.
Arı sütünün midedeki pepsin enzimiyle sindirilmesinde haber değeri taşıyan bir durum yok. Pepsin midede proteinleri parçalayan 3 enzimden biri olduğu için (diğer proteolitik enzimler: tripsin ve kimotripsin), içinde protein olan herhangi bir besin tükettiğimzde (yani neredeyse her öğünde) pepsinin devreye girmesi olağanüstü bir durum teşkil etmiyor. Dolayısıyla bu giriş cümlesi, ne arı sütünün doygunluk hissi yaratması konusunda, ne de başka bir besin yerine arı sütünü tercih etmemiz konusunda bizi ikna edebiliyor.

Devam edelim:
Kekekçoğlu, arı sütünün başka ürünlerde olmayan birçok özelliği bulunduğunu söyledi. Arı sütünün mineraller, vitaminler, karbonhidratlar ve proteinler gibi sayılamayacak kadar besin içerdiğini anlatan Kekeçoğlu, içeriği sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirdiğini dile getirdi.
Mineraller, vitaminler, karbonhidratlar ve proteinler iddia edilenin aksine birçok besinde farklı kombinasyonlar ve oranlarda bulunuyor. Üstelik, mineral ve vitaminlerin bizi uzun süreli tok tutmada hiçbir rolü olmadığı gibi, karbonhidratların bu yönde ancak zararı olabilir. Arı sütünün bağışıklık sistemine faydalı etkileri, içinde barındırdığı B vitaminleri ile mümkün olabileceği gibi (yoktur diyemeyiz) henüz tıbbi literatürde geniş oranda kabul görmüş değil.
''Çocuk sahibi olmak, biliyoruz ki bayanlar için çok önemli" diyen Kekeçoğlu, "Arı sütü bunlara iyi geliyorsa, bedeli çok görülmeyecektir. Bayanlarda özellikle yumurtlama gücünü arttırıyor. Erkeklerden çok, bayanlarda görülen 'östrojen' dediğimiz hormon vardır. Dolayısıyla bayanlara şiddetle öneriyorum.
Şimdi yeni bir kulvara girdik, o da 'gün boyu tok tutan' arı sütünün aynı zamanda kısırlık tedavisinde de kullanılabiliyor olması. Tıbben kesinlikle kabul görmemiş, daha çok holistik ve new age tedavilerde, güvenilirliği ve güvenliği test edilmeden önerilen yüzlerce yöntemden biri olan arı sütü kısırlık tedavisi, Sabah gazetesi tarafından araya 'östrojen' ve 'yumurta gücü' gibi okuyanların aklını çelecek anahtar kelimelerle sağlık sayfasında yayınlanıyor.

1. Arı sütü yemenin kısırlığı tedavi ettiğine dair hiçbir bilimsel çalışma yok. Pek de güvenemediğimiz 2008 yılına ait bir çalışma, erkek kaynaklı kısırlık sebebiyle hamile kalamayan çiftlerde kadının vajinasına arı sütü ve bal sürülerek hamilelik şansının yükseltildiğini iddia ediyor. Denemek isteyenler Ramazan'dan sonra bu çalışmanın yazarları ile iletişime geçebilir.

2. Mesele östrojense, vücuda östrojeni çok daha etkili şekilde sunabilecek başka besinler var. 'Nedir bunlar???' dediğinizi duyar gibiyim: örneğin soy fasulyesi, örneğin bezelye, örneğin hormonlu süt...Fakat mesele östrojen değil, hala anlamadınız mı???!!! Unutmadan, östrojeni diyetinize katmaya karar vermeden önce, bir doktora gidip vücudunuzun hormon dengesini öğrenmeniz lazım. Östrojenin vücuda zararlı olabileceği birçok sağlık durumu da var.

3. 'Yumurta gücü' ne?

Gelin bu güzel Ramazan haberini Sabah gazetesinin temennisi ile bitirelim:
Arı sütünün fiyatı oldukça pahalı. Bir kilogramı 10 bin lira değerindedir fakat besin içeriği ve faydaları düşünüldüğünde bizim için en önemli şey sağlıktır. Sağlık için harcamayacağımız para yoktur. Sağlık için faydaları düşünüldüğünde bu parayı kimsenin gözü görmeyecektir.
Paçalarından akan yanlış tıbbi bilgileri bir şekilde yine de bilimle bağdaştırmaya çalışan Sabah gazetesi sağlık haberi, bitiriş darbesini bir de bu ürünün pazarlamasını yaparak vuruyor. İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, taçsız kral Pele, Backenbauer, kaleci Mayer, Nadia Komanaçi, Brigitte Bardot ve Fenerbahçeli Cemil ! Hepsi şöhretlerini arı sütüne borçludurlar.

Not: Arı sütü ne ola ki? diyenler için, biz de bilmiyorduk baktık. İşçi arıların salgıladığı, jel kıvamında bir salgı. Bütün larvaları ve yetişkin kraliçe arıları beslemek için kullanılıyor.

Nerede o eski Ramazanlar, horoz şekerleri, mahalleliyi apayrı bir heyecana boğan bozacı sesleri. Artık eski Ramazanlardan bize yadigar kalan çok az şey var, bir tanesi de yanlış sağlık haberleri. Gün be gün onlar da tarihe karışacak, çünkü artık Bilim Bilmiyim yalan kokan haberlerin gazını Ramazan coca cola'sı gibi kaçırıyor.



Not: Haberi bulan Baha Uygar Mitat'a teşekkürler!

20 Mayıs 2014 Salı

DİKKAT! Şuurunuzu Yitirebilirsiniz

Samanyolu haber sitesi, 13 Mayıs 2014'te yayınladığı sağlık haberi ile okuyanları dehşet ve paniğe sürüklüyor:






























Bu titiz çalışma için Samanyolu'na teşekkürler. Neyse ki şuur kaybı ile kastedilen, yemek zehirlenmesi belirtileri. Ne de olsa haberde yazdığı üzere ''bazı basinler sağlığı olumsuz yönde etkileyebilir''. Sağlık haberciliği vizyonu budur.


İşte az önce salladığı bir çatal marulla şuurunu kaybedeceğinden habersiz bir delikanlı:
Lütfen, LÜTFEN herkes çok dikkatli olsun.



25 Mart 2014 Salı

Kayısı Çekirdeğini Doldurmayacak Endüstri Atılımı

Yurt genelinde bilime ayrılan bütçenin önemli bir kısmının, yöresel lezzetlerin binbir derde deva olduğunu kanıtlamak için harcandığını basında yer alan haberlerde sık sık görüyoruz. Bilim-Bilmiyim'de de daha önce yer aldığı üzere, bu ligde oynayan yerli mallarımızdan gül suyu, manda yoğurdu ve malatya kayısısı medyada liderliği elden bırakmıyor. Elbette, örneğin kelaynak kuşlarına dair bilimsel araştırmaların, Kansas'ta yapılmasını beklemiyoruz. Bu nedenle yöresel ürünlerin ve endemik türlerin üniversitelerimizde araştırılmasına ancak destek olabilir, köstek olmak istemeyiz.Fakat Malatya kayısısının başarı öyküsü oldukça ürkütücü yerlere uzanıyor.

Önce kayısı çekirdeğinin kansere YÜZDE YÜZ iyileştirici etkisiyle başlayalım:



Çekirdeği ile ilgili açıklamalara bu güne kadar hiç rastlamamıştık ama kayısının neden mucizevi kanser ilacı olmadığını daha önce bu blogda işlemiştik.
Yine de bu haberde, 'kullanılmayan milli değerlerimize ağıtlar' kategorisinde görülen bütün folklorik motifleri bulmak mümkün.

1) 'Bütün dünya X değerimizin peşinde, biz kullanmıyoruz!'


2) 'X'te muazzam bir potansiyel var'



3) 'Biz hazırız...Yetkililer yardım etmiyor :('



4) 'Yo yo kendimi değil, memleketi düşünüyorum'



Ve son olarak:
5) 'Düğmeye basın. Şaha kalkar coşarım':



Kısacası Malatya İnönü Üniversitesi, Malatya kayısısını bir dünya markası yapmak üzere yemin etmiş. Konuyla ilgili başka bir haber:



Burada da Dr. Önal, kayısı çekirdeğinde bulunan B17 maddesinin kanseri önlediğini, yurt dışında ilaç olarak kullanıldığını, yabancı ülkelerin Türkiye'den kayısı çekirdeği talep ettiğini, fakat B17 üretecek tesislerin bizde bulunmadığını anlatıyor. 'Hollandalı bir iş adamıyla beraber' Malatya'ya B17 fabrikası kazandıracaklarının da kıvançla altını çiziyor.

Ne var ki, B17 adını ilk kez duyduğumuz bir madde değil.

1950lerde, B17 ve diğer adıyla laetril, Amerika'da büyük bir şişirme kampanyasıyla, kanseri yenen mucize ürün olarak raflarda yerini aldı. Okyanus ötesinde milyonlarca adet sattı, kanser hastalarının son çaresi ve umudu oldu. Halbuki, tıbbi olarak test edilmiş değildi, üstelik vitamin olmadığı halde ''B17 vitamini'' olarak pazarlanmıştı. Bir faydası olmadığı gibi zararları görüldüğünde yasaklandı, Amerika pazarında bir daha asla satılamadı, tıp literatürüne de en büyük kanser şarlatanlıklarından biri olarak geçti. Şimdi dünyanın dört bir yanında, henüz kandırılmamış insanlara çoğunlukla Çin'de üretilen B17 aynı taktikle pazarlanıyor. Bilim ve teknolojiyi geriden takip ediyor olmamız anlaşılabilir, fakat kurnazlık ve uyanıklıkta Amerika'nın 50 yıl gerisinde olmak, bu güzel ülkeye hiç mi hiç yakışmıyor.

Malatya'da fabrikası kurulacak olan B17 ile ilgili gerçekleri deştikçe, kendimizi böcekli mutfak basan Uğur Dündar gibi hissetmekten alıkoyamıyoruz. B17, zararsız bir şarlatanlık değil. Bağarsaktaki enzimler aracılığıyla metabolize ediliyor, hidrojen siyanür ve siyano serbest radikali olarak kana karışıyor (-CN). Siyanürün belirli bir dozun üzerinde vücutta ölüme varan ciddi derecede toksik etkileri olduğunu tahmin edebilirsiniz. Kayısı bademinden ayrıştırlıp yüksek dozlarda pazarlanacak olan bu madde, zaten sadece kayısı bademindeki dozajıyla dahi zehirleyici etkiye sahip. Yurtdışında, bademin (acı kayısı bademi ve diğer tür acı bademlerin) kavrulmadan satışının yasak olmasının sebebi de bu toksik metabolik etki. Ülkemizde ise, henüz fabrikası dahi kurulmadan sadece çekirdekteki B17'den ötürü kimileri ölümle sonuçlanan zehirlenme vakalarını mütemadiyen görmek mümkün:



Bir sonraki kayısı çekirdeği kırıp yeme sefanızda, lütfen aklınızda bulunsun.

Uğur Dündar ile Arena'da buluşmasını umduğumuz Dr. Önal'ın ise tek çılgın projesi B17 fabrikası değil. Kayısı çekirdeğinden 100 milyon dolarlık aktif karbon fabrikası projesi de yolda.


''Kayısı çekirdeğinden aktif karbon üretildi! İnönü Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Önal, 18 yıllık çalışma sonucunda kayısı çekirdeğinden 3 bin 120 metrekare/gram yüzey alanına sahip aktif karbon üretti.''

Bu kadar çılgın bir proje uzmanlık alanımız değil. Fakat tarımsal yan-ürünlerden aktif karbon üretmek (buna kayısı çekirdeğinin yanı sıra kütük veya zeytin çekirdeği de dahil) Dr. Önal'ın 18 yıllık çalışmalarından da önce, yaklaşık 30 sene önce İspanyalı araştırmacılar tarafından çeşitli bilimsel dergilerde basılmış araştırmalar. O günden bugüne endüstriyel olarak kullanıldı mı, astarı yüzünden pahalı geldi mi bilemeyiz. Bu projenin detaylarını Hürriyet Ekonomi'den dinlemek istemiyoruz.

Görünen o ki dünya üzerinde bir karadelik açacak olsak, bunu evrendeki tüm maddeyi Malatya kayısısı çekirdeğine sıkıştırarak yapabiliriz. Tübitak'ı iyi ki kurduk. Bakın Kıbrıs'ın yanına bir tas bırakıyorum, ülkece çekirdekleri orada biriktirelim. Kayısı çekirdeğine binip aya fırlatılmak neden rüya olsun?


Not: Şölen Ekesan ve Eylül Harputlugil'e teşekkürler.



13 Ağustos 2013 Salı

Arabesk Dinleyen Tavuk 'Allah!' Diyor

Prensip olarak uçuk derecede abzürt bilim ve sağlık haberlerine bu blogda yer vermiyoruz, hem haberin kendisinden daha komik bir şey yazılamayacağı için, hem de çok hatalı haberlerin neresinden tutacağımızı bilemediğimiz için.
Fakat habervaktim sitesindeki son sağlık haberi, uzmanlık alanımıza dahil olduğu için yazmaya karar verdik (Nasıl girdiğim belli olmayan bu birinci çoğul şahıs uslubu bırakayım ve açıklayıcı parentezi açayım, tavuk ve fare dahil birçok farklı türde embriyoloji/genetik çalışıyorum, bir tavuk çiftliğim olmasa da her gün Namlı Kahvaltı Salonu'nun omlet şefinden daha fazla yumurta kırıyorum).



Habervaktim'in manşeti, haberi özetliyor: Allah Lafzı Yazan Yumurtalar.
Kısaca, Tekirdağ'da bir çiftlikte, üzerinde Allah yazan yumurtalar çıkıyor. Çiftlik sahibi, bu yumurtalardan her gün 3-4 tane bulduklarını belirtiyor.
Allah yazan domates, karpuz, hatta insan beyin MR'ı haberlerini geçmişte okumuş ve arkadaşlarımıza, aile dostlarımıza komiklikler yapmıştık. Korkarım bu sefer habervaktim gazetesi ekibinden Tekirdağ çiftlik sahibine ve il müftüsüne kadar herkes ciddi:
Edinilen bilgiye göre, merkeze bağlı Nusratlı köyünde tavuk çiftliği bulunan 52 yaşındaki Adnan Arsu'ya bir müşterisi, marketten aldığı yumurtanın üzerinde Arapça olarak Allah lafzının yazdığını söyledi. Çiftlikteki yumurtaları kontrol eden Arsu, çok sayıda yumurtanın üzerinde Allah yazısının olduğunu gördü. Üzerinde Allah yazan yumurtaları alan Arsu, yumurtaları Tekirdağ Müftüsü Mahmut Gürlen'e gösterdi. [...] Aksu, "Yumurtalardaki yazıyı görünce Tekirdağ Müftüsü'ne götürdüm. Müftü bey de Allah yazdığını doğruladı. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıyorum. 1 yumurtada 4 tane Allah yazıyor. Tavuk sanki Allah'ı zikreder gibi 4 kez Allah yazıyor. İnanan, inanmayan insanlar görsün diye herkesle paylaşıyoruz" dedi.
Tavuğun kıçına monte edilmiş bir Allah kaligrafik baskısı fikri, hayranlık uyandırıcı olmaktan çok, rahatsızlık verici düzeyde. Üzücü olansa, çiftlik sahibinin yumurta şeklindeki bozuklukları görünce tavuklarının sağlığından endişe etmiş olmaması. Sayın Arsu, yumurta kabuğunun yüzeyindeki şekil bozuklukları, ya size her gün o 3-4 yumurtayı veren tavukların çok yaşlı olduğu, ya da tavuklarınızda bir enfeksyon olabileceği anlamına gelir (umarız bulaşıcı bir adenoviral hastalık olan Yumurta Düşürme Sendromu değildir, yoksa önümüzdeki aylarda yaşayan tavuk ve yumurta sayısında ciddi bir düşüş olabilir).
Bu arada haberin finali tabii ki hayalkırıklığına uğratmıyor:
Merkeze bağlı Nusratlı köyünde yer alan çiftlikte 20 bin tavuk günde 16 bin ila 17 bin arasında değişen yumurta veriyor. Çiftlikteki tavuklara, gün boyu arabesk müzik dinletiliyor.
İçinizde zehir gibi olanlarınız bağlantıyı çoktan çözmüştür: Arabesk müziğin içindeki 'arap' kelimesi nedeniyle Allah'a daha yakın olduğunu, ve gün boyu bu müziğe maruz kalan tavukların neden aşk ile Allah'ın adını zikrederek yumurta çıkardıklarını şimdi anladınız mı?

Not: Haberin içindeki Deniz Feneri Derneği reklamından sonra kendimize sormamız gereken soru, bu sitenin içindeki haberlerin doğruluğuna dair neden herhangi bir beklentimiz olduğudur.






3 Nisan 2013 Çarşamba

'Sen mutlaka eşek sütü içmelisin, hastalığın ancak ona bağlıdır'

Değerli Bilim-Bilmiyim okurları,
Bizler dünyanın dört bir köşesine savrulmuş, hayatın rutininde zamanın akışını unutmuşken, Türkiye'de bir yerlerde, dev bir eşek sütü kavgası yaşanıyor. Bugün bunu bilmenizi istedik.

Bundan yaklaşık bir sene önce, 6 Haziran 2012'de NTVMSNBC'de eşek sütü ile ilgili ilk haberimizle karşılaştık:



Güvence olarak Kleopatra'nın seçildiği bu sağlık haberi, herhangi bir bilimsel desteği olmayan kanser-eşek sütü iddiasını okurlarına haber olarak sunuyor. Okuyor, akan beynimizi sildikten sonra haberi daha sonra kullanmak üzere arşivliyoruz.
Yaklaşık bir sene sonra, 25 Mart 2013'te benzer bir haber bu sefer Hürriyet.com.tr'de karşımıza çıkıyor. Gelin Eşek sütü'nün bu defa Isparta'dan anırılan hikayesine kulak verelim:


Hürriyet gazetesi haber ekibi, eşek sütü sermayesinin ekmeğine yağ sürdükten sonra, gazetecilik refleksi ile, yerinde bir sağlama yapıyor ve konunun üzerine gitmeye karar veriyor.
''Eşek sütü-kanser tedavisi ilişkisine yerinde bir sorgulama yapmanın ve bilinçli gazeteciliği ortaya koymanın zamanı gelmişti!'' dediğinizi duyar gibiyiz.
Hayır.
Bu haberde mantıksız gelen şu noktaya değiniliyor:







Madem Hürriyet konu hakkındaki uzman görüşü bir tıp fakültesinden değil, ilahiyat fakültesinden alıyor, biz de bu haber sayesinde öğrendiklerimizi aktaralım. Eşek sütünün haram olması bazı durumlarda yine de göz ardı edilebilirmiş:
"Bir doktor hastasına ’Sen mutlaka eşek sütü içmelisin, hastalığın ancak ona bağlıdır’ derse eşek sütü içebilir.''
Ama Türk basınının gazetecilik reflekslerinden ümidi hemen kesmeyin. Çünkü aynı haberin alt paragrafında başka bir uzman görüş daha var, üstelik bir gıda uzmanı, Doç. Dr. Ufuk Usta:
''Eşek sütü, inek sütü ve diğer süt ürünlerine göre yağ ve kazein (süt içinde bulunan bir protein) oranının düşüklüğü nedeni ile sindirimi son derece kolay bir süttür.''
İlahiyat uzman görüşü hakkında yorum yapamayız. Ama tıbbi bilimler konusunda birkaç düzeltme yapabiliriz: Öncelikle, eşek sütünün içerdiği çok yüksek orandaki laktoz nedeniyle, laktoz intoleransı olan hatırlı sayıda yetişkin kişide sindirimi epey zorlaştıracağını eklememiz lazım, sayın Doç. Dr. Ufuk Usta.
Ufuk Usta....bu ismi bir yerden hatırlıyoruz. Kendisi geçen seneki NTVMSNBC haberindeki eşek çiftliğinin sahibi:

Para, din, sağlık, kanser, eşek gibi gündemi en çok meşgul eden anahtar kelimelerin yer aldığı kavganın burada bittiğini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Rakip eşek yetiştiricisi Ispartalı Yakup Zambak, Kırklarelili Ufuk Usta'ya bu sefer TRT Haber'e çıktığı şu manşetle çelme takıyor:

TRT haber de uzmanlara soruyor ve şu sonucu çıkartıyor:
Eşek sütünün ne kadar faydalı olduğu tam bilinmese de kesin olan zararlı olmadığı...

Görünen o ki Türk basını el birliğiyle yurdumuzdaki eşek çiftliklerini bir yandan ihya ederken, bir yandan halkımıza doğru bilgiyi ulaştırma gayesinden ödün vermiyor ve işin ruhani boyutunu sorgulamayı ihmal etmiyor. Eşek sütünün ahiret hayatı için güvenli olup olmadığını merak edenlere artık bir cevap var. Bu dünyada güvenli olup olmadığını sorgulayanlar için ise neyse ki Bilim-Bilmiyim var:
Eşek sütünün içerdiği yağ ve laktoz oranı gerçekten de insan sütüne en yakın olandır. Fakat bu, yetişkin bireylerde görülebilen laktoz intoleransı sebebiyle epey karın ağrısına sebep olabilir. Daha da önemlisi, anne sütüne olan benzerliği, eşek sütünü bir kanser ilacı yapmaz, literatürde eşek sütü ve kanser tedavisi adına hiçbir yayın yoktur.


Eşek sütü bültenini yakın takibe alan ve NTVMSNBC ve Hürriyet haberlerini ileten Onur Tokel ve Doruk Keskin'e teşekkürler. 



2 Ocak 2013 Çarşamba

Çok Uzun Yazamayacağım..



Türkiye Gazetesi, 1 Ocak 2013 tarihli haberinde, ''Amerikalı dünyaca ünlü akademisyenin kilo vermede DEVRİME YOL AÇACAK şaşırtıcı teorisi''ni açıklıyor: Şişmanlık hormonal bir olay ve şekerden kaynaklanıyor.

Bu yepyeni teorinin ardından şu anda gerçekten büyük bir devrim yaşanıyor ve onun artçı sarsıntılarıyla ilgilenmem gerektiği için fazla yazamayacağım. Siz o sırada, şu altın tavsiyeleri ve eylem planını bir gözden geçirin:




Ne olursa olsun lütfen aklınızdan çıkarmayın, ben yokken ninenizin bilmediği hiçbirşeyi ama hiçbirşeyi yemeyin.



12 Aralık 2012 Çarşamba

[Aklınıza gelen ilk sebze meyve ismi]'ndeki İnanılmaz Mucize



Geçen gün yine 3-5 bilim adamı süpermarkete gitmişiz...Elimizi neye attıysak müthiş ve inanılmaz faydalı çıktı. Bazen bir bilim adamı olarak mutfak alışverişi yapmak çok zor olabiliyor.

Bugün gazetesinde 10 günde bir güncellenen sağlık haberlerinin hepsi, bitkilerdeki inanılmaz şifalarla ilgili. İnanamıyorlar, yazıyorlar. İnanamıyorlar, tekrar yazıyorlar...

2 Aralık 2012 Pazar

Başlıkta BÜYÜK GÖĞÜS Varsa, O Yazı Okunur! (Bu taktiği blogumuzda kullanmanın zamanı gelmişti)



Milliyet gazetesi, kendi kendini fesheden bir bilim haberi ile blogumuzda yeni bir dönemin yol göstericiliğini yapıyor. 
Göğüslerinizden memnun değil misiniz? 
'Çevresindeki yeterli ve düzgün görünümlü göğüsleri' kıskanan hanımlarımıza, silikonsuz göğüs büyütmenin reçetesini sunan bu haber, okuyucuya 'harekete geçme zamanınız gelmiş olabilir' diyerek insiyatifi ele almaya, her kadının içindeki uyuyan dev Nadide Sultan'ı uyandırmaya çağırıyor.

Tavuk bageti tüketilmesi meme büyümesini artırır!
Çözüme odaklı, keskin, dolambaçsız ve net ifadeler burada bitmiyor. Göğüs büyüklüğü için kesinlikle tüketmeniz gereken diğer yiyecekler şöyle sıralanıyor:

Süt ürünleri, soya, keten tohumu, akdarı, arpa, ayçiçeği, kabak, anason tohumları, barbunya, karnabahar, brokoli, pancar, salatalık, havuç, domates, mantar, brüksel lahanası, mercimek, kereviz, yeşil fasulya, soğan, börülce, nohut, bezelye, elma, kiraz, şeftali, üzüm, kavun, armut, tam buğday, kahverengi pirinç, buğday tohumu, fasulye filizi, zeytin, kuru erik, yulaf ezmesi, çemen otu, rezene, çavdar, karanfil, zencefil, hint safranı. 

Tam bilimsel müdahalemizi yapacakken, işin bu boyutuna, yine haberin içinde, başka bir paragrafta rastlıyoruz:

Meme dokusunun şekli ve büyüklüğü genetik olarak ve bazı hormonların etkisiyle belirlenir. Bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış, sadece meme büyümesi ile şekil güzelliği sağlayan bir yiyecek bulunmasa da bazı yiyecekler kilo aldırması sayesinde meme dokusunun da yağlanmasını sağlar.
Madem bunu biliyordunuz, yukarda sıraladığınız yiyeceklerin orada işi ne? 'Okuyucu kilo alsın da, göğüsler de büyür nasıl olsa' diye düşündünüz ve kileri açıp önünüze hangi yiyecek çıktıysa listeye mi eklediniz? Bu haber kendi kendini feshetmiş olmadı mı?
Konumuz titiz habercilik olduğunda Milliyet'ten şaşmayacağımızı artık biliyoruz, ve tabii ki çemen otu, pirinç, fasulye, nohut ve daha nice karbonhidratı yediğimiz gibi neye benzeyeceğimizi de.


29 Ekim 2012 Pazartesi

Ekmeğe GDO Bulaştı, Kanser Yiyoruz ve Hepimiz Öleceğiz...


Bugün işleyeceğimiz haber, yazılı basından değil ekranlarımızdan geliyor.
A Haber Kanalında yayınlanan Deşifre programı, Genetiği Değiştirilmiş Organizma meselesini, en dişli kriptologlara taş çıkartırcasına deşifre etmeye soyunmuş. Birkaç uzman programa konuk edilmiş, fakat uzmanların hepsinin aynı görüşte olmalarına rağmen bağırarak konuşmaları ve tartışmaya devam etmeleri, programı izlemeyi oldukça zorlaştırıyor. Uzmanlardan Kemal Özer, kısa bir süre önce GDO'nun tehlikelerini ele aldığı ''Deccal Tabakta'' adlı eseriyle, edebiyatta da sivrilmiş bir kalem olduğunu bizlere kanıtlamış bile. Deccal tabakta, şeytan azapta, ve bu tartışmayı izlerken akıl sağlığımız çok uzaklarda.

Türkiye'de GDO tartışmaları hiçbir bilimselliği olmayan bir platformda ilerliyor, 'GDO karşıtlığı' dışında bir saf bulunmadığı için, gerçekliği sorgulanmayan bilimsel iddialar serbest atış olarak mancınıklardan fırlatılıyor, GDO meselesine yönlendirilen haklı sorgulamalar ve endişeler, histerik kışkırtmalardan öteye gidemiyor.

Konuya dair Deşifre programında, piyasadan 30 işlenmiş ürün toplanmış ve genetiği değiştirilmiş ürün barındırıp barındırmadığı analiz edilmiş. Programın neredeyse 2. dakikasına geldiğimizde (1:50), laboratuvar sonuçları ekranda beliriyor: ''30 üründen %37.5'i GDO'lu çıktı''. Epey etkileyici bir rakam. Acaba kaç üründe GDO tespit ettiler? Hemen hesap makinemizi çıkartıyoruz, o da nesi,  incelenen 30 ürünün %37.5'i, tam 11.25 ürün ediyor. Bir gariplik var. Biraz daha izleyelim. 30 üründen 8'i GDO'lu bulunmuş. O zaman %26.7. Hesaptaki bu inanılmaz titizlik bize araştırma konusunda güven verdi.

Neyse ki, yorumlara güvenmeyen ve ham datayı görmek isteyen bizler gibi meraklı izleyiciler için, 'İŞTE LABORATUVAR SONUÇLARI' başlığıyla laboratuvar sonuçları da gösteriliyor. Bu çözünürlükte zar zor da olsa, kameranın önündeki flu rapordan, 35S, NOS ve FMV sekanslarının PCR analizlerini yaptıklarını anlıyoruz. Bu raporları gösterdikleri iyi oldu, çünkü programın başka hiçbir yerinde GDO tespitinin nasıl yapıldığı, kabaca dahi olsa anlatılmıyor. 35S ve FMV, aslında virüslere ait promoter sekansları (dizilimleri), NOS de bir terminatör sekansıdır. Promoter dizilimler, canlılarda her gen diziliminin başında bulunurlar ve o genin ifade edilmesinin başlangıcında önemli rol oynarlar. Terminatör dizilimler de, o genin ifadesinin durması gerektiği yerde durdurulmasını sağlar. Bitkinin genetiği değiştirilirken entegre edilen genetik kodun başına ve sonuna, gen ifadesinin kontrolü için bu dizilimler eklenir.  35S, FMV ve NOS dizilimlerini bulmayı beklemeyeceğimiz bir yerde, PCR ile tespit edersek, mesela 35S virüs promoter dizilimini bir mısırda tespit edersek, o mısırın genetik yapısına böyle bir entegrasyon yapıldığını varsayabiliriz. Düşük bir ihtimal dahilinde, o virüsün kendisi ile de karşı karşıya olabiliriz, ama bu tesadüf ciddiye alınmayacak kadar azdır. Piyasada hazır olarak satılan GDO tespit kitleri, bu bahsi geçen üç dizilimin PCR ile tespiti için hazırlanmış kimyasallarıyla, protokoldeki hata payını oldukça düşük hale getirir.

Bu nedenle, yapılan deneyin en azından rutin ve hata payı minimumda bir protokol olduğunu umarak, çıkan sonuçlara inanmak istiyoruz. Gönlümüz isterdi ki, bize gösterilen laboratuvar raporu, 'tespit edildi' ve 'tespit edilmedi' kriterlerinden öte, önümüzde DNA bantları olarak dursun. Her neyse, piyasada 30 üründen 8'inde GDO çıkması, çok da imkansız görünmüyor....Kontrolleri bilmesek de, ham dataya erişemesek de, bu sorgulamayı burada kısa kesiyoruz.

Bir süre sonra, 'İnegöl köftesinde GDO bulduk', 'Domates salçası yau!!!1!!', 'Bu ekmeğin yapıldığı un...yani SOFRAMIZA KADAR GELDİ!' gibi haykırışları takriben, Prof Dr Kenan Demirkol sahne alıyor. Çavdar ununda GDO tespit edilmesi konusunda, çavdar ununun saf olduğunu, dolayısıyla GDO için tek bir ihtimal olduğunun altını çiziyor: ineklerin GDO'lu yem ile beslenmesi, bu ineklerden çıkan dışkının gübre olarak çavdar tarlasına atılması ve çavdar tarlasındaki bitkilerin genetiğini değiştirmesi. Demirkol'un çetrefilli iddiasını bir de kendi ağzından dinleyelim (3:15-4:35)

Bakın çok önemli bir çalışma yapıldı, Münich Üniversitesi'nde. [...] O rapor kendi ayağına kurşun sıktı, çünkü şöyle bir sonuç yayınladılar: Hayvanların yediği aktif değişime uğramış genin yüzde 60'ı hiçbir sindirim işlemi olmaksızın dışkıyla atılıyor. Atılan ne? Aktif değişime uğramış gen. Şimdi siz bu hayvanın gübresini alıp tarlanıza götürdüğünüz anda bu aktif gen yetiştirdiğiniz bitkiye geçebiliyor.

Çok şaşırtıcı, gerçekten benim de kendi ayağıma kurşun sıkmak istediğim bir rapor. Aktif genin (aktif gen derken, ne kastediliyor acaba) hayvanın dışkısında olduğu gibi çıkması demek, nükleik asitlerin yani DNA molekülünün sindirim sisteminden olduğu gibi (dizilimin bütünlüğüne de zarar gelmeden) geçebilmesi demek, ki bu başlı başına şaşırtıcı (ungulat sindirim sistemine dayanıklı bir tohumdan, dolayısıyla genetik materyal taşıyan hücrenin korunmasından bahsetmiyorsak). İkinci gariplik de, tarlaya gübreyle karışan 'aktif genin' bir şekilde bitki tarafından genoma entegrasyonunun bu kadar kolay olacağının hayal edilmesi... Biraz tarama yaptık. Gerçekten de benzer iddiaların Greenpeace tarafından ortaya atıldığını, fakat yine Almanya'da, özellikle, GDO'larda kullanılan genlerin ineklerin sindirim sistemlerinden dışkıya geçip geçmediğini araştıran ve böyle bir bulgu tespit edemeyen yayınlara ulaştık. 


Sayın Kenan Demirkol'un bu önerisi pek mümkün görünmüyor. Buna alternatif olarak, neler olabileceğine dair teorilerimiz var (GDO'lu bir tohumun sindirimden geçip tarlaya düşmesi gibi, fakat böyle bir senaryo da, genetiği değiştirilmiş bitkilerin kısır tohum vermesi sebebiyle pek mümkün görünmüyor). Burada esas nokta, GDO karşıtlarının göz önünde bulundurması gereken en önemli kriterin bilimsel tutarlılık olduğu.

5:15'e geldiğimizde, ayrı bir beyin fırtınası bizi bekliyor:
''Hayvan yemini getiren, insan gıdasını getiren gemiler de hep aynı. Aynı gemiler gidiyorlar geliyorlar. Ambarlarında kalan herhangi bir, iki tane üç tane mısır bile, diğeriyle ilgili bir şey getirip...pozitiflik oluşturabiliyor.''
Pozitiflik oluşturmak, nasıl bir biyolojik sürecin açıklaması olabilir, bu noktada biraz daha fazla açıklamaya ihtiyacımız var. Tarladan toplanmış, az sonra sofrada tüketilmek üzere gemide taşınan bir sebzenin, yanındaki GD sebzeyle, kendi genetik yapısını değiştirecek bir pozitiflik yaşaması, tarım ve biyoloji tarihinde görülmemiştir. Pozitif bilimin şu anda bu konuda yapabileceği pozitif bir açıklama da yoktur.

Tartışmanın sonlarına doğru, başka bir konuya değiniliyor, o da yediğimiz etin GDO olması. Buyrun, 7:15:

Uzman: Bir balıkta çalışma...
Sunucu: Evet çok ilginç birşey bunu az önce bana söylediniz. Bunu bir daha lütfen açıklar mısınız.
Uzman: İnsanın...insanın büyüme geni aktarıldı, alabalık bu kadar boyuttan bir buçuk metreye çıkarıldı. Bu balığı yediğinizde küçücük parça insan eti yiyeceksiniz.

Nasıl yani? İnsan geni balığa aktarıldı diye, balık etinin insan etine dönüştüğü mü düşünülüyor? Hayvanlar aleminde, aynı görevi gören genler,  farklı türler arasında çok çok az değişime uğramış olabiliyor. Buna bir örnek olarak, insan ve inekteki Insulin-like Growth Factor-1 (IGF-1) geni verilebilir. İnsan IGF-1'iyle inek IGF-1'i arasında protein dizilimi %99 benzerlik gösterir, yani insan ve inekteki IGF-1 proteinleri, moleküler olarak neredeyse birbiriyle aynıdır. Nükleotid, yani DNA dizliminde de buna yakın bir benzerlik oranı vardır. Hemen bu genin exon'larından birinin inek ve insandaki nükleotik (DNA) dizilimini karşılaştırdık. Evet, yüzde 99 benzerlik bizim için şaşırtıcı değil. Fakat Deşifre programındaki uzman görüşün mantığıyla bu kurban bayramında bir dana keserken, aynı zamanda insan kesmiş, komşudan gelen etle pişirdiğiniz kavurmayla çıtııır çıtır insan eti yemiş olabilirsiniz.

Resimde Query, ineğin IGF-1 geni, Subject ise insanınki. Bu dizilimdeki benzerlik, %99.

Henüz bu şoku atlatamamışken, aynı programın başka bir bölümüne rastlıyoruz. Burada ise, sucuk ve atom bombası üzerinde apayrı bir histeri yaşanıyor.
http://www.youtube.com/watch?v=eKWqUkWHcSQ&feature=related

1:08'de  sözü alan Kemal Özer (Kendisi, girişte bahsettiğimiz 'Deccal Tabakta'nın yazarı), kendi davasını hararetle savunuyor:
''Nitrit adam öldürür, nitrit atom bombasıdır! Atom bombasını her sucuğun içine koyuyosanız, büyüğü koymuş küçüğü koymuş birşey farkeder mi?''

Evet, farkeder. Toksikolojide dozaj denen birşey vardır. Bu prensibe göre, her 'zehirli' kabul edilen maddenin farklı bir 'alt limit dozajı', yani toksik etkinin insanlarda veya hayvanlarda hiçbir şekilde gözlenmediği belirli bir miktarı vardır. Gıdalara konulan her koruyucu, zaten buna göre belirlenir ve toksik limitin kat be kat altındadır. Örneğin, bal yazımızda da belirttiğimiz gibi, balın içinde kimi zaman doğal olarak hidrojen peroksit bulunabilir, halbuki hidrojen peroksit saç boyasında bulunan bir kimyasaldır. Bal yerken saç boyası yemiyor, mangalda sucuk pişirirken yeni bir Hiroshima'ya doğru ilerlemiyoruz. Sakin olun.

Aynı klipte, 1:20'de bu sefer Prof. Dr. Demirkol sözü devralıyor:
''Tarım ilacının, dünya meyve sebze üretimine katkısı nedir, diye sorgulandığında, %6 ile %30 arası dile getiriliyor. En iyimser ifadeyle, üretimde yüzde 30 artış sağlanır.''

Bu rakamlar, tarım ilaçlarının bütünü için değil, sadece ufak bir kısmı olan fungicide (yani tarımsal mantar ilaçları) içindir. Evet, farklı tarımsal ürünlerde mantar ilaçlarının üretim verimini ne kadar artırdığı, akademik bir raporda %32 ile %6 arasında olarak tahmin edilmiştir (kaynak için link). Fakat, aynı raporda altı çizildiği üzere, sadece mantar değil, bütün tarım ilaçlarının yasaklanması halinde, sadece Amerika'da tarımsal ürünlerde verimin tam %73 düşmesi söz konusudur.

GDO, deccalin tabaktaki hali olmadığı gibi, tarım ilaçları da şeytanın tırpanı değildir. Tarım alanlarında verimi artırmak için kullanılırlar. Herhangi bir tarla, bulunduğu bölgenin ekosistemini tamamen bozar. Dünyadaki artan nüfusa, artan tarım alanlarıyla karşılık verirsek, çok kısa sürede biyoçeşitlilik önemli bir darbe almış olur. Öte yandan, tarım ilaçlarının, arı nüfusu gibi, hedef dışı birçok organizmayı da etkilediği biliniyor (1). O zaman, ilaç kullanmamak ve daha çok doğal ekosistemi tarım alanına çevirmek, veya tarladaki verimi artırayım derken diğer organizmaların habitatlarını böcek ilacıyla sabote etmek, yukarı tükürsek badem bıyık, aşağı tükürsek entel topsakalı gibi bir rahatsızlık oluşturuyor.

Bu problemin çözümüne, birkaç farklı açıdan yaklaşılabilir. 1) İyi tarım (mesela, halk sağlığı profesörü Richard Levins'in de önerdiği gibi, domates tarlasına birkaç sıra mısır ekerek böcekleri mısıra yönlendirmek ve domatesleri nispeten korumak), 2) Güvenilirliği denenmiş, belki akademi kaynaklı genetiği değiştirilmiş bitkiler, ve 3) Kullanılması gereken koşullarda da tarım ilaçları. Tek bir probleme farklı yaklaşımlar, doğru yerde doğru yöntemi uygulamak, kısacası teknolojiyi olması gerektiği gibi kullanmak, böyle bir durumda uzun vadede çözüm getirecek tek yol gibi duruyor. Temmuz 2012 Nature'da yayınlanan Lu et al. çalışması, son 20 senedir ekibin takip ettiği tarlalarda, genetiği değiştirilmiş pamuk ekimiyle beraber azalan böcek ilacı kullanımı sayesinde, tarladaki artropod nüfusunda, yani toprağın doğal faunasında dengeli bir biyoçeşitlilik olduğunu gösterdi (2).

GDO meselesine histeriyle karşı çıkmak değil, akıl sağlığıyla ve doğru bilimsel verilerle tartışmak en doğru çözümdür. Televizyonda ''nitrat atom bombasıdır, sucukta atom bombası var!'' diye bağırmaksa, garipliktir.


Kaynak:
(1) Gill. RJ et al. Combined pesticide exposure severely affects individual and colony level traits in bees. Nature. October 2012
(2) Lu, Y. et al. Widespread adoption of Bt cotton and insecticide decrease promotes biocontrol services. Nature. July 2012




9 Ekim 2012 Salı

Uzman Görüşü Önemlidir


Bu hafta Türk ve dünya basını, ABD'nin Florida eyaletinde en çok böcek yeme konseptli akıllara zarar bir yarışmada 40 hamam böceği yiyen Edward Archbold'un ölümü ile sarsıldı.
NTVMSNBC'nin haberine göre, rahmetli Archbold'un ölümü çok esrarengizdi çünkü hamamböcekleri zararsızdı:




''Diğer yarışmacılardan rahatsızlanan olmazken, California Üniversitesi etimoloji profesörü Michael Adams, hamam böceklerinin, bazı bakteri veya patojenler taşımadıkları sürece yenmelerinin bir sakıncası olmadığını düşündüğünü söyledi.''

California Universitesi'nden etimoloji profesörüne danışılması yerinde bir karar. Ne de olsa etimologlar, ''bir dildeki sözcüklerin kökenlerini ve o dili konuşan toplulukların geçmişten bugüne diğer topluluklarla olan kültürel ilişkilerini araştırır.''

Biz de üzerimize düşen görevi yaptık ve bir uzman etimolog bulduk. İşte Prof. Dr. Burak Tekin'den konuyla ilgili flaş açıklama: 'Hamamböceği bileşik isim olduğu için büyük ünlü uyumunu bozmuyor, yabancı kökenli olsa da dilimize uygun, etimolojik olarak yiyebilirsiniz. Bakteri ve patojen yabancı kökenli ve de büyük ünlü uyumuna aykırı, o yüzden onları yiyemiyorsunuz.' 

Herkese sağlıklı haftalar dileriz. Bu arada bütün etimologlara, entomologlara, etnologlara ve etologlara sevgiler.

1 Ekim 2012 Pazartesi

Çünkü balda amino asit vardır!



Bugünkü konuğumuz olan Hürriyet haberi, bal ve faydaları konusunda halkımızı bilinçlendiriyor. Türkiye’nin, arıcılıkta Çin ve Amerika ile beraber dünyada ilk 3’te olduğunu göz önünde bulundurursak, bal konusundaki uzman görüşün Romanya’dan seçilmesi şüphe uyandırıcı. Romanya Arıcılık Enstitüsü direktörü Cristina Mataescu, bize şöyle diyor:

“Balı sıcak tüketmek sakıncalı. Balı sıcak tükettiğiniz zaman vücuda stres yüklemiş oluyorsunuz. Çünkü balda aminoasit vardır” 

Balda az miktarda amino asit olduğu doğrudur, Mataescu’nun uzman görüşünü yalanlayamayız. Fakat amino asit barındıran diğer yiyecekleri sıralayalım: her tür et, her tür bitki, yumurta, süt, fındık fıstık, meyve...Kısacası yediğimiz diğer bütün canlılar ve birçok hayvan ürünü, canlıların yapı taşı protein olduğu için, protein monomeri olan amino asitleri barındırır. Bu durumda ısıtılmış amino asitlerin vücuda ne gibi bir stres yüklediği belli değildir. Haberin ilerleyen kısımları, balın uykusuzluğa iyi gelmesinden ve bal masajının binbir derde deva olmasından bahsediyor:

''Hatta bir bardak su içerisinde bal eritilip, üzerine limon koyup içilebilirse o zaman rahatlatıcı bir etkiye sahip oluyor. Bal tüketimi, uykusuzluğa karşı da iyi geliyor. […]Özellikle balla yapılan bir masaj var. Vücuttaki toksinlerin atılması bakımından çok önemli. Toksinlerin vücuttan atılması, stresin azalmasını sağlıyor.''

Kimyasal olarak, balda uyku etkisi yapacak sedatif bir maddenin bulunduğunu söyleyemeyiz. Fakat fruktoz ve glukoz halinde yüzde 70 şeker içeriği olan bir yiyeceğin uyku öncesi insülin salgısını coşturduğunu, sonra da kan şekerindeki ani düşüşün bir yorgunluk yaratacağını tahmin edebiliriz. Uyku öncesi kan şekerinizde rollercoaster etkisi yaratarak uykuya dalmak isterseniz size çılgın rüyalar dileriz.

Baldaki su oranı çok az olduğu için mikrop barındırmaz, içindeki bakterilerin ozmotik basınç ile ölümüne sebep olur. Glukoz, su ve oksijenin reaksyona girmesi sonucu oluşan hidrojen peroksit de, bala ayrıca hafif bir antiseptik özellik kazandırır. Ormandaysanız, derin olmayan bir kesiğiniz varsa ve yanınızda teramycin yerine bir kavanoz bal bulunduruyorsanız, kesiğe gönül rahatlığıyla bal sürebilirsiniz. Fakat modern dünyada, keratin kaplı ve balı emmeyecek olan cildinize, bir şekilde iyi geleceğini düşünerek bal masajı yapmanız epey pahalı ve anlamsız kaçacağı gibi, sizi süt banyosu yapan Bülent Ersoy klibine yönlendirmemize sebep olacaktır. Süt banyosu ve bal masajınızdan sonra deliksiz bir uyku çekmeniz de kaçınılmazdır. Sefanız olsun.

28 Eylül 2012 Cuma

Bilimde Yerli Malları Haftası



Hürriyet Gazetesi’nin 18 Ağustos 2011 tarihli haberi, Iğdır Üniverstesi’nde sıçanlar üzerinde yürütülen ve ülke olarak ekonomik ve sağlık ajandamızı Iğdır kayısısı üzerinden tayin etmemiz önerisi ile sonuçlanan bir araştırmayı konu alıyor.

Öncelikle, akademik yayınlarda yaptığımız kısa bir tarama sonucu, Türk üniversitelerinden kayısı ile ilgili benzer araştırmaların, özellikle haberde ismi geçen Food and Chemical Toxicology dergisine gönderildiği dikkatimizden kaçmadı. Belli ki uluslararası yayınların kayısı bülteninde liderliği kaptırmamakta kararlıyız.

Food Chem Toxicol. 2011 Feb;49(2):508-13. Epub 2010 Nov 27.
Hepatoprotective effect and antioxidant role of sun, sulphited-dried apricot (Prunus armeniaca L.) and its kernel against ethanol-induced oxidative stress in rats.

Food Chem Toxicol. 2009 Oct;47(10):2666-72. Epub 2009 Aug 3.
Apricot ameliorates alcohol induced testicular damage in rat model.

Nat Prod Res. 2012 Aug;26(16):1535-8. Epub 2011 Oct 10.
The antioxidant effects of dry apricot in the various tissues of rats with induced cold restraintstress.

Nutr Res. 2010 Mar;30(3):200-8.
Prunus armeniaca L (apricot) protects rat testes from detrimental effects of low-dose x-rays.

Br J Nutr. 2009 Dec;102(12):1767-75.
Protective effect of apricot (Prunus armeniaca L.) on hepatic steatosis and damage induced by carbon tetrachloride in Wistar rats.

Malatya kayısısının bilim dünyasına katkısının Ohio’da gerçekleşmesini beklemiyorduk zaten, bu nedenle endemik türlerin veya yerel tarım ürünlerinin o yörede incelenmesini doğal, hatta gerekli olduğunu unutmamak lazım. Fakat Malatya kayısısının antioksidan özelliğini tekrar tekrar ortaya çıkartmak için, farelere kayısı yedirmek, kayısı yedirip testislerini morartmak, kayısı yedirip X ışınlarına maruz bırakmak, bilim adına bize yeni birşeyler söylemiyor. Kayısıda beta karoten olduğunu biliyoruz, beta karotenin güçlü bir antioksidan olarak sıçanlarda etanol  kaynaklı karaciğer yıpranmasını hafiflettiğini de.

Bilim dünyasına pek de yeni birşeyler söylemeyen Iğdır kayısısı araştırmasının bilim haberleri sayfasında yer bulmasının asıl sebebinin ise ekonomik ve sağlık politikamızdaki ‘’büyük kantin operasyonu’’nun bir parçası olduğunu son paragraf ile anlıyoruz:

Yurt, Milli Eğitim Bakanlığınca okul kantinlerinde cips ve kola satışının yasaklanmasının gündemde olduğunu ifade ederek, “Bu güzel gelişmeyi, okul kantinlerinde besleyici değeri yüksek ve antioksidan etki gösteren kuru kayısı gibi ürünlerle taçlandırmamız gerekiyor. Bu hem çocuklarımızın sağlığı hem de ülke ekonomisi için son derece önemli” diye konuştu.

Her zaman dendiği üzere, bilime yatırım yapan bir ülke, geleceğe yatırım yapar.