29 Ekim 2012 Pazartesi

Ekmeğe GDO Bulaştı, Kanser Yiyoruz ve Hepimiz Öleceğiz...


Bugün işleyeceğimiz haber, yazılı basından değil ekranlarımızdan geliyor.
A Haber Kanalında yayınlanan Deşifre programı, Genetiği Değiştirilmiş Organizma meselesini, en dişli kriptologlara taş çıkartırcasına deşifre etmeye soyunmuş. Birkaç uzman programa konuk edilmiş, fakat uzmanların hepsinin aynı görüşte olmalarına rağmen bağırarak konuşmaları ve tartışmaya devam etmeleri, programı izlemeyi oldukça zorlaştırıyor. Uzmanlardan Kemal Özer, kısa bir süre önce GDO'nun tehlikelerini ele aldığı ''Deccal Tabakta'' adlı eseriyle, edebiyatta da sivrilmiş bir kalem olduğunu bizlere kanıtlamış bile. Deccal tabakta, şeytan azapta, ve bu tartışmayı izlerken akıl sağlığımız çok uzaklarda.

Türkiye'de GDO tartışmaları hiçbir bilimselliği olmayan bir platformda ilerliyor, 'GDO karşıtlığı' dışında bir saf bulunmadığı için, gerçekliği sorgulanmayan bilimsel iddialar serbest atış olarak mancınıklardan fırlatılıyor, GDO meselesine yönlendirilen haklı sorgulamalar ve endişeler, histerik kışkırtmalardan öteye gidemiyor.

Konuya dair Deşifre programında, piyasadan 30 işlenmiş ürün toplanmış ve genetiği değiştirilmiş ürün barındırıp barındırmadığı analiz edilmiş. Programın neredeyse 2. dakikasına geldiğimizde (1:50), laboratuvar sonuçları ekranda beliriyor: ''30 üründen %37.5'i GDO'lu çıktı''. Epey etkileyici bir rakam. Acaba kaç üründe GDO tespit ettiler? Hemen hesap makinemizi çıkartıyoruz, o da nesi,  incelenen 30 ürünün %37.5'i, tam 11.25 ürün ediyor. Bir gariplik var. Biraz daha izleyelim. 30 üründen 8'i GDO'lu bulunmuş. O zaman %26.7. Hesaptaki bu inanılmaz titizlik bize araştırma konusunda güven verdi.

Neyse ki, yorumlara güvenmeyen ve ham datayı görmek isteyen bizler gibi meraklı izleyiciler için, 'İŞTE LABORATUVAR SONUÇLARI' başlığıyla laboratuvar sonuçları da gösteriliyor. Bu çözünürlükte zar zor da olsa, kameranın önündeki flu rapordan, 35S, NOS ve FMV sekanslarının PCR analizlerini yaptıklarını anlıyoruz. Bu raporları gösterdikleri iyi oldu, çünkü programın başka hiçbir yerinde GDO tespitinin nasıl yapıldığı, kabaca dahi olsa anlatılmıyor. 35S ve FMV, aslında virüslere ait promoter sekansları (dizilimleri), NOS de bir terminatör sekansıdır. Promoter dizilimler, canlılarda her gen diziliminin başında bulunurlar ve o genin ifade edilmesinin başlangıcında önemli rol oynarlar. Terminatör dizilimler de, o genin ifadesinin durması gerektiği yerde durdurulmasını sağlar. Bitkinin genetiği değiştirilirken entegre edilen genetik kodun başına ve sonuna, gen ifadesinin kontrolü için bu dizilimler eklenir.  35S, FMV ve NOS dizilimlerini bulmayı beklemeyeceğimiz bir yerde, PCR ile tespit edersek, mesela 35S virüs promoter dizilimini bir mısırda tespit edersek, o mısırın genetik yapısına böyle bir entegrasyon yapıldığını varsayabiliriz. Düşük bir ihtimal dahilinde, o virüsün kendisi ile de karşı karşıya olabiliriz, ama bu tesadüf ciddiye alınmayacak kadar azdır. Piyasada hazır olarak satılan GDO tespit kitleri, bu bahsi geçen üç dizilimin PCR ile tespiti için hazırlanmış kimyasallarıyla, protokoldeki hata payını oldukça düşük hale getirir.

Bu nedenle, yapılan deneyin en azından rutin ve hata payı minimumda bir protokol olduğunu umarak, çıkan sonuçlara inanmak istiyoruz. Gönlümüz isterdi ki, bize gösterilen laboratuvar raporu, 'tespit edildi' ve 'tespit edilmedi' kriterlerinden öte, önümüzde DNA bantları olarak dursun. Her neyse, piyasada 30 üründen 8'inde GDO çıkması, çok da imkansız görünmüyor....Kontrolleri bilmesek de, ham dataya erişemesek de, bu sorgulamayı burada kısa kesiyoruz.

Bir süre sonra, 'İnegöl köftesinde GDO bulduk', 'Domates salçası yau!!!1!!', 'Bu ekmeğin yapıldığı un...yani SOFRAMIZA KADAR GELDİ!' gibi haykırışları takriben, Prof Dr Kenan Demirkol sahne alıyor. Çavdar ununda GDO tespit edilmesi konusunda, çavdar ununun saf olduğunu, dolayısıyla GDO için tek bir ihtimal olduğunun altını çiziyor: ineklerin GDO'lu yem ile beslenmesi, bu ineklerden çıkan dışkının gübre olarak çavdar tarlasına atılması ve çavdar tarlasındaki bitkilerin genetiğini değiştirmesi. Demirkol'un çetrefilli iddiasını bir de kendi ağzından dinleyelim (3:15-4:35)

Bakın çok önemli bir çalışma yapıldı, Münich Üniversitesi'nde. [...] O rapor kendi ayağına kurşun sıktı, çünkü şöyle bir sonuç yayınladılar: Hayvanların yediği aktif değişime uğramış genin yüzde 60'ı hiçbir sindirim işlemi olmaksızın dışkıyla atılıyor. Atılan ne? Aktif değişime uğramış gen. Şimdi siz bu hayvanın gübresini alıp tarlanıza götürdüğünüz anda bu aktif gen yetiştirdiğiniz bitkiye geçebiliyor.

Çok şaşırtıcı, gerçekten benim de kendi ayağıma kurşun sıkmak istediğim bir rapor. Aktif genin (aktif gen derken, ne kastediliyor acaba) hayvanın dışkısında olduğu gibi çıkması demek, nükleik asitlerin yani DNA molekülünün sindirim sisteminden olduğu gibi (dizilimin bütünlüğüne de zarar gelmeden) geçebilmesi demek, ki bu başlı başına şaşırtıcı (ungulat sindirim sistemine dayanıklı bir tohumdan, dolayısıyla genetik materyal taşıyan hücrenin korunmasından bahsetmiyorsak). İkinci gariplik de, tarlaya gübreyle karışan 'aktif genin' bir şekilde bitki tarafından genoma entegrasyonunun bu kadar kolay olacağının hayal edilmesi... Biraz tarama yaptık. Gerçekten de benzer iddiaların Greenpeace tarafından ortaya atıldığını, fakat yine Almanya'da, özellikle, GDO'larda kullanılan genlerin ineklerin sindirim sistemlerinden dışkıya geçip geçmediğini araştıran ve böyle bir bulgu tespit edemeyen yayınlara ulaştık. 


Sayın Kenan Demirkol'un bu önerisi pek mümkün görünmüyor. Buna alternatif olarak, neler olabileceğine dair teorilerimiz var (GDO'lu bir tohumun sindirimden geçip tarlaya düşmesi gibi, fakat böyle bir senaryo da, genetiği değiştirilmiş bitkilerin kısır tohum vermesi sebebiyle pek mümkün görünmüyor). Burada esas nokta, GDO karşıtlarının göz önünde bulundurması gereken en önemli kriterin bilimsel tutarlılık olduğu.

5:15'e geldiğimizde, ayrı bir beyin fırtınası bizi bekliyor:
''Hayvan yemini getiren, insan gıdasını getiren gemiler de hep aynı. Aynı gemiler gidiyorlar geliyorlar. Ambarlarında kalan herhangi bir, iki tane üç tane mısır bile, diğeriyle ilgili bir şey getirip...pozitiflik oluşturabiliyor.''
Pozitiflik oluşturmak, nasıl bir biyolojik sürecin açıklaması olabilir, bu noktada biraz daha fazla açıklamaya ihtiyacımız var. Tarladan toplanmış, az sonra sofrada tüketilmek üzere gemide taşınan bir sebzenin, yanındaki GD sebzeyle, kendi genetik yapısını değiştirecek bir pozitiflik yaşaması, tarım ve biyoloji tarihinde görülmemiştir. Pozitif bilimin şu anda bu konuda yapabileceği pozitif bir açıklama da yoktur.

Tartışmanın sonlarına doğru, başka bir konuya değiniliyor, o da yediğimiz etin GDO olması. Buyrun, 7:15:

Uzman: Bir balıkta çalışma...
Sunucu: Evet çok ilginç birşey bunu az önce bana söylediniz. Bunu bir daha lütfen açıklar mısınız.
Uzman: İnsanın...insanın büyüme geni aktarıldı, alabalık bu kadar boyuttan bir buçuk metreye çıkarıldı. Bu balığı yediğinizde küçücük parça insan eti yiyeceksiniz.

Nasıl yani? İnsan geni balığa aktarıldı diye, balık etinin insan etine dönüştüğü mü düşünülüyor? Hayvanlar aleminde, aynı görevi gören genler,  farklı türler arasında çok çok az değişime uğramış olabiliyor. Buna bir örnek olarak, insan ve inekteki Insulin-like Growth Factor-1 (IGF-1) geni verilebilir. İnsan IGF-1'iyle inek IGF-1'i arasında protein dizilimi %99 benzerlik gösterir, yani insan ve inekteki IGF-1 proteinleri, moleküler olarak neredeyse birbiriyle aynıdır. Nükleotid, yani DNA dizliminde de buna yakın bir benzerlik oranı vardır. Hemen bu genin exon'larından birinin inek ve insandaki nükleotik (DNA) dizilimini karşılaştırdık. Evet, yüzde 99 benzerlik bizim için şaşırtıcı değil. Fakat Deşifre programındaki uzman görüşün mantığıyla bu kurban bayramında bir dana keserken, aynı zamanda insan kesmiş, komşudan gelen etle pişirdiğiniz kavurmayla çıtııır çıtır insan eti yemiş olabilirsiniz.

Resimde Query, ineğin IGF-1 geni, Subject ise insanınki. Bu dizilimdeki benzerlik, %99.

Henüz bu şoku atlatamamışken, aynı programın başka bir bölümüne rastlıyoruz. Burada ise, sucuk ve atom bombası üzerinde apayrı bir histeri yaşanıyor.
http://www.youtube.com/watch?v=eKWqUkWHcSQ&feature=related

1:08'de  sözü alan Kemal Özer (Kendisi, girişte bahsettiğimiz 'Deccal Tabakta'nın yazarı), kendi davasını hararetle savunuyor:
''Nitrit adam öldürür, nitrit atom bombasıdır! Atom bombasını her sucuğun içine koyuyosanız, büyüğü koymuş küçüğü koymuş birşey farkeder mi?''

Evet, farkeder. Toksikolojide dozaj denen birşey vardır. Bu prensibe göre, her 'zehirli' kabul edilen maddenin farklı bir 'alt limit dozajı', yani toksik etkinin insanlarda veya hayvanlarda hiçbir şekilde gözlenmediği belirli bir miktarı vardır. Gıdalara konulan her koruyucu, zaten buna göre belirlenir ve toksik limitin kat be kat altındadır. Örneğin, bal yazımızda da belirttiğimiz gibi, balın içinde kimi zaman doğal olarak hidrojen peroksit bulunabilir, halbuki hidrojen peroksit saç boyasında bulunan bir kimyasaldır. Bal yerken saç boyası yemiyor, mangalda sucuk pişirirken yeni bir Hiroshima'ya doğru ilerlemiyoruz. Sakin olun.

Aynı klipte, 1:20'de bu sefer Prof. Dr. Demirkol sözü devralıyor:
''Tarım ilacının, dünya meyve sebze üretimine katkısı nedir, diye sorgulandığında, %6 ile %30 arası dile getiriliyor. En iyimser ifadeyle, üretimde yüzde 30 artış sağlanır.''

Bu rakamlar, tarım ilaçlarının bütünü için değil, sadece ufak bir kısmı olan fungicide (yani tarımsal mantar ilaçları) içindir. Evet, farklı tarımsal ürünlerde mantar ilaçlarının üretim verimini ne kadar artırdığı, akademik bir raporda %32 ile %6 arasında olarak tahmin edilmiştir (kaynak için link). Fakat, aynı raporda altı çizildiği üzere, sadece mantar değil, bütün tarım ilaçlarının yasaklanması halinde, sadece Amerika'da tarımsal ürünlerde verimin tam %73 düşmesi söz konusudur.

GDO, deccalin tabaktaki hali olmadığı gibi, tarım ilaçları da şeytanın tırpanı değildir. Tarım alanlarında verimi artırmak için kullanılırlar. Herhangi bir tarla, bulunduğu bölgenin ekosistemini tamamen bozar. Dünyadaki artan nüfusa, artan tarım alanlarıyla karşılık verirsek, çok kısa sürede biyoçeşitlilik önemli bir darbe almış olur. Öte yandan, tarım ilaçlarının, arı nüfusu gibi, hedef dışı birçok organizmayı da etkilediği biliniyor (1). O zaman, ilaç kullanmamak ve daha çok doğal ekosistemi tarım alanına çevirmek, veya tarladaki verimi artırayım derken diğer organizmaların habitatlarını böcek ilacıyla sabote etmek, yukarı tükürsek badem bıyık, aşağı tükürsek entel topsakalı gibi bir rahatsızlık oluşturuyor.

Bu problemin çözümüne, birkaç farklı açıdan yaklaşılabilir. 1) İyi tarım (mesela, halk sağlığı profesörü Richard Levins'in de önerdiği gibi, domates tarlasına birkaç sıra mısır ekerek böcekleri mısıra yönlendirmek ve domatesleri nispeten korumak), 2) Güvenilirliği denenmiş, belki akademi kaynaklı genetiği değiştirilmiş bitkiler, ve 3) Kullanılması gereken koşullarda da tarım ilaçları. Tek bir probleme farklı yaklaşımlar, doğru yerde doğru yöntemi uygulamak, kısacası teknolojiyi olması gerektiği gibi kullanmak, böyle bir durumda uzun vadede çözüm getirecek tek yol gibi duruyor. Temmuz 2012 Nature'da yayınlanan Lu et al. çalışması, son 20 senedir ekibin takip ettiği tarlalarda, genetiği değiştirilmiş pamuk ekimiyle beraber azalan böcek ilacı kullanımı sayesinde, tarladaki artropod nüfusunda, yani toprağın doğal faunasında dengeli bir biyoçeşitlilik olduğunu gösterdi (2).

GDO meselesine histeriyle karşı çıkmak değil, akıl sağlığıyla ve doğru bilimsel verilerle tartışmak en doğru çözümdür. Televizyonda ''nitrat atom bombasıdır, sucukta atom bombası var!'' diye bağırmaksa, garipliktir.


Kaynak:
(1) Gill. RJ et al. Combined pesticide exposure severely affects individual and colony level traits in bees. Nature. October 2012
(2) Lu, Y. et al. Widespread adoption of Bt cotton and insecticide decrease promotes biocontrol services. Nature. July 2012




17 yorum:

  1. "... bir sebzenin, yanındaki GD sebzeyle, kendi genetik yapısını değiştirecek bir pozitiflik yaşaması, tarım ve biyoloji tarihinde görülmemiştir."
    Atasozlerinden bilimsellige gecis yapmis "uzum uzume baka baka kararir"dan ilham almis

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. haklısın, ziraat ve genetik bilimlerinden değil, ecdadımızdan ilham alınmış!

      Sil
  2. Engdahl'in yazdığı "Ölüm Tohumları" isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim..
    GDO'nun yaygınlaştırılmak istenmesinin arkasında yatan gerçek neden, tarımsal verimlilik, dayanıklılık mı gerçekten?
    Bir ABD Bakanının dediği gibi mi yoksa;
    "Gıdalarını kontrol edebilirsen, tüm insanlığı kontrol edebilirsin"...
    Ben bu siteyi spekülasyonların ne kadar doğru olduğunu bilmek için gezerim ama burada GDO taraftarlığı gibi bir taraftarlık hissediyorum. Size düşen, tartışmada kullanılan veri materyallerinin doğruluğunu veya yanlışlığını göstermek değil mi?
    Bir araştırmada sadece gdo'lu ürünlerle beslenen farelerin bir kaç nesil sonra sindirim sistemlerinin iflas ettiğini duymuştum, yanılıyor muyum?

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Yorumunuz için teşekkürler. Ben GDO'yu bir teknoloji olarak görüyorum, bu da benim fikrim. Teknolojiyi dengeli ve doğru şekilde kullanabilirsek insan hayatının kalitesinin artacağını düşünüyorum. GDO'ların sakıncalı yanlarının tartışılması, teknolojinin gelişmesi için de bu teknolojiyi tartışmamız gerekiyor. Evet, bu benim kişisel fikrim. Ziraat ile alakam yok, fakat, aktif olarak genetik biliminin içerisindeyim. Ekoloji konusunda da bilgi sahibi olduğumu, birkaç ufak çaplı araştırmaya katıldığımı söyleyebilirim.
      Yazıyı, fikir tartışması amacıyla yazmamıştım....Bilimsel olarak doğru verilerle argümanlarını sunan bir yazıyı (mesela doğru verilerle GDO karşıtlığı yapan bir yazıyı), sırf düşüncesi yüzünden asla eleştirmem. Bu yazıdaki amaç, GDO karşıtı tartışmaların kontrol edilemez bir şekilde bilgi kirliliği ve histeri içinde gerçekleşmesi. Böyle bir ortamdan sağlıklı bir fikir çıkarmaya, Machiavelli gelse, o bile utanır.
      Sadece GDO'lu ürünlerle beslenen farelerin, bir kaç nesil sonra sindirim sistemlerinin iflas ettiğini gösteren bir araştırma duymadım, gösterirseniz memnuniyetle bakarım. Zaten laboratuvarlarda diğer araştırmalar için kullandığımız fare yemlerinin çoğunda, diğer hayvan yemlerinde olduğu gibi, GDO'lu ürünler de katıldığını zannediyordum ama yanılıyor olabilirim. Öte yandan, çiftliklerdeki inekler sürekli GDO'lu ürün yiyorlar ve nesiller boyu sindirim sistemleri iflas etmedi.
      Dediğim gibi, amacım propaganda değildi, propaganda gibi bir yazı olduğunu da düşünmüyorum hala. Ama sonlara doğru hızımı alamamış ve fikrimi beyan etmişim haklısınız. Ben de insanım, konu hakkında bu kadar uzun ve detaylı konuştuktan sonra mevcut bir probleme kendi görüşümle örtüşen bir çözüm önermekten kendimi alamadım.

      Sil
    2. Insan fare, insan inek indirgemeleri cok sorunlu. Bir cok ilac deneyinde fareler uzerinde toksisite olusturmayan onlarca kimyasal, insan denemelerinde toksisiteye bagli tibbi husran ile sonuclandi. Olay sindirim sistemlerinin iflasi degil; insanda uzun soluklu etkilerinin bilinmedigi ve alternatiflerin gayet mumkun ve de tabii oldugu bir alanda ortaya atilan kerameti kendinden menkul aforizmalar..

      Sil
  3. Selamlar Aysu,

    ABD'nin Kaliforniya eyaletinde şu sıralar gündemde olan "Proposition 37" kod adlı, GDO'lu ürünlerin GDO'lu olduklarını belirtecek şekilde etiketlenmelerini talep eden kampanya / girişim ile ilgili görüşlerini merak ediyorum. Burada ya da başka bir ileti olarak görüşlerini paylaşırsan çok sevinirim.

    Kaliforniya ABD'nin göreli açık fikirli, özgür düşünceli eyaletlerinden biri. Bu eyaletteki liberallerin çevre-dostu politikaları genel olarak desteklediklerini söylemek pek de yanlış olmaz. Bununla birlikte, mevzu bahis GDO'lu ürünler olduğunda - ve haliyle Proposition 37 özelinde - kendini liberal olarak tanımlayan pek çok vatandaşın Propositon 37 kampanyasını destekleyen bir tavır takınmasını nasıl açıklıyorsun?

    GDO meselesinde benzer düşünüyoruz. Sadece, GDO'ya prensip olarak karşı çıkmadığını tahmin ettiğim bir kitlenin bu tür bir girişimi anlamsız bulmamasının ilginç bir tezat oluşturduğunu düşündüğüm için senin de fikrini almak istedim.

    Sevgiler,

    Onuralp

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Onuralp,
      Soru zor yerden geldi :) Proposition 37'den haberdar olmadığımı söylemeliyim, genelde GDO meselesinin policy ve politics kısımlarını pek takip etmiyorum. Az önce biraz baktım...Açıkçası, 'insanlar ne yapmak istiyorsa yapsınlar' diyeceğim galiba.
      'Hayır, kesinlikle GDO olup olmadığı söylenmesin!' diyemem tabi ki. Yemeklerin kosher olup olmadığının da yazıldığı bir dünyada, herkesin istediği diyete uygun yeme hakkı var. Fakat senin de dediğin gibi, bir yemeğin GDO'lu olup olmadığını bilmenin arkasındaki etik değerler, diğer birçok etik değer ile çelişiyor. Misal, herkesin organik yemek istemesi, bana cahilce ve bencilce geliyor. Tamamen organik tarım, yani teknolojiyi reddederek verimsiz tarım yapıyor olmak, büyük ölçekte o kadar da etik birşey değil :) Verim az olduğu için organik ürün hep daha pahalı oluyor, daha pahalı olduğu için sadece bunu kaldıracak maddi gücü olan insanlar alabiliyor. O zaman da, biz zenginler içimizin rahat ettiği ürünü yiyelim ve doğaya bıraktığımız ayakizi umrumuzda bile olmasın, ve siz fakirler istediğiniz kadar 'organik' olmayan ve GDO yiyebilirsiniz, gibi bir durum var. Bu arada insanların bu GDO korkusunun da apayrı bir market yarattığı ve bu korkuyu kullanarak da çok güzel iş yapan firmalar olduğu bir gerçek. Evet, keşke sadece organik tarım yaparak insanlığı besleyebilsek, ama bu pratikte olacak gibi görünmüyor. O zaman organik tarımın bir lüks ürünü olması da, herkese ait gezegende bana garip geliyor. Onun yerine, hem verimli, hem doğayı daha az tahrip edecek bir çözüm bulunmalı, o çözüm de teknolojiyle gelebilir bence. Tarım da, bir zamanlar, yeni bir teknolojiydi.
      'Her GDO ürün iyidir' demiyorum. Sadece doğru kullanıldığında genetik bilimi tarımda makine kullanımından sonraki en büyük devrimi yaratabilir. Ama bunun için de, korkup kapatmak yerine, kabul edip, GDO tarım politikasını iyi yönetmek gerekir her halde.
      Neyse, bu proposition GDO korkusuna sahip insanların devletten bir talebi. Bu korku, şu an genetiği değiştirilmiş tarıma bir alternatif mevcut olduğu için var (klasik tarım). Halbuki diyabet hastalarının tek seçeneği olan, yine genetik teknoloji kullanılarak yapılan rekombinant insülin, kimseyi ürkütmüyor. Herkes bu rekombinant DNA ile yapılmış proteini vücuduna sorgulamadan alıyor 'kanser olacağım!!!' demiyor. Demek ki bunun da bir alternatifi olsa, böyle bir endüstri doğacak ve bunun ekmeğini yiyecek birçok insan olacaktı.
      Ben bu proposition için oy vermeye dahi gitmezdim sanırsam. Çünkü insanların ne yediğini seçebilme hakkına sonuna kadar inanıyor olsam da, altında yatan etik kaygıyı haklı bulmuyorum, bencilce buluyorum.

      Sil
    2. Buradaki bencillik ithami yanlis mecraa yonlendirilmis. GDO'ya yuklenilme sebebi nufus artisina bagli insani ihtiyacin artmasi falan degil. Misal, Amerikada uretilen misirin 40% i oto yakiti olabilsin diye ethanol yapiminda kullaniliyor. Texastaki Joni dort ceker jipi ile gunde 60 mil yol kat etsin ve cok para odemesin diye bana GDO lu misir kastiriliyorsa ve ben de bunu bilmek istiyorsam burada bencil olan ben degilim.

      Sil
    3. Insulin analojisi de sorunlu.. Rekombinant insulinin gorevi insulin reseptorune baglandigi ve sinyal mekanizmalarini yonetebildigi oranda yapilmis oluyor. Seker hastalarinin buna ihtiyaci var. Ama icine mantar-bocek oldurucu gen eklenmis bir bitkideki o gen urununu yeme ihtiyaci hic kimsede hasil olmuyor. Ve genetik bilimi butun ihtisamina ragmen GDO'nun saglik acisindan hicbir sakincasinin olmadigini ve olmayacagini iddia edemez. Tamamiyla kunhune vakif olunamayan bir sahada ticari avantaj saglayabilecek bir yenilikten bahsediyoruz. Olabilecekler beni korkutuyor.

      Sil
    4. Merhaba, bu bir GDO savunma yazısı değil. A haber'de yayınlanan bu programdaki saçma argümanları çürütme yazısı. Taraflar ne olursa olsun, argümanlarda bilimsel tutarlılık olması lazım ve yok, bu kadar basit. Kendi fikrime gelince, mantar-böcek öldürücü gen diye bitkilerin genomuna entegre edilmesinden sizin rahatsız olduğunuz genler, kafadan uydurulmuş veya dizayn edilmiş genler değil. Doğada hayvanlarda ve bitkilerde zaten mevcut olan defans mekanizmaları. Sheltox geni konmuyor bitkilerin içine. Birçok bitkinin defans mekanizması var, ve biz bunları afiyetle yiyoruz. Gen manipulasyonu, doğada zaten mevcut olan bir olayın, mimiklenmesi. İnsanların yeni teknolojiye alışması vakit alabilir. GDO'dan hoşnut olup olmamak sizin seçiminiz, ama daha önce de yazdığım gibi insanların bu konuda fikir edinmeden önce abuk sabuk argümanlarla değil, doğru düzgün şekilde bilgilendirilmesi gerekir. Ben de bu yazıyı o nedenle yazıyorum. GDO politikası, GDO teknolojisinden farklıdır. Teknolojinin kendisinin kötü olduğu anlamına gelmez. Genetik manipulasyon yöntemi keşfedildikten sonra bunu durdurmaya ve yasaklamaya çalışmak bir işe yaramayacaktır, olmadı el altından daha verimli tohumlar elbette satılır, bu iş pazara girmenin yolunu bulacaktır. Bu noktada da yasaklamak değil GDO politikasını daha sıkı ve mantıklı yönetmek, akılcı çözümler bulmak en mantıklısıdır.

      Sil
    5. GDO nun teknoloji olarak kullanilmasi ve akilci cozum onerileri heyecan verici olabilir. Yalniz soyle bir sorum olacak size. Varsayimsal olarak bir bebeciginiz var (kim bilir belki gercekten de vardir; Allah bagislasin). Tatli patates puresini cok seviyor. Markete gittiniz, yan yana raflarda organik uretim patates poundu 1.25 ten satiliyor; GDO lu akrabasinin poundu 1 dolar.. Gulunce gozlerinin ici hicbir hesap kitap yapmadan gulen, yeri geldiginde kendininkinden cok sizin karar mekanizmalariniza guvenen,gozunuzun nuru, bir tanecik bebeciginize pure yapmak icin hangi tatli patatesi alirdiniz? Gonul rahatligiyla ucuz, GDO lu olani alirim diyorsaniz baska maaruzatim yok. Ama bir salise bile olsun tereddut edebileceginizi ongoruyorsaniz, niye oldugunu bir dusunun. Saygilar.

      Sil
    6. :) sanırım zaten tartışmaların çoğu buradan çıkıyor, genomun değişmesi fikri insanları korkutuyor. Halbuki genom zaten sabit değil, canlı çeşitliliği genomun sürekli değişmesiyle ortaya çktı. Doğada mutasyon veya gen transferleri oluyor, bunun daha nokta atışı şeklinde olması korkutucu değil. Sanırım herkesin kafasında, toksik bir imajı var GDOnun. Genetik manipulasyon beni korkutmuyor, kendim de yerim tadı güzel olduğu sürece, bebeğim de olursa bir gün, yesin tabii. Bunları konuşmak bence kötü birşey değil, umarım ikisini de yapma seçeneğimiz olur , GDO politikasının iyi yönetilmesi lazım. İyi günler dilerim.

      Sil
    7. Zamaniniz olursa lutfen su linke bir bakin.
      http://www.i-sis.org.uk/SmartstaxMaizeAMedelyOFTransgenes.php

      Gelecegin GDO lu urunleri maalesef bir degil, iki degil, bes degil onlarca transgen (beraber gelisen direnc mekanizmalari sebebiyle) icerecek gibi gozukuyor. Biyoloji bilimi ile profesyonel anlamda ilgilenen biri olarak bu alanda bir arti bir' in her zaman iki etmedigini cok iyi biliyorsunuzdur.
      Korkum genomlarin dogal yollardan degisimi degil (genomun cesitliligi mutasyondan olsun :). Onlarca, yuzlerce, binlerce yillik dogal secilim ve hayvan-insan topluluklarinin edindigi kollektif tecrube ile sabit etkiler ve cesitlilikler beni korkutmaz. Korkum, bu isin direnc gelisimine karsi bir savasa dondurulmesi ve dogal olmayan manipulasyonlarin sonuna kadar zorlaniyor olmasi.. Korkum, uzun vadede etkilerini tam anlamiyla bilmedigimiz bir yola girmemiz ve de bunun bize bir zorunluluk olarak dayatilmasi.. Saygilar.

      Sil
  4. GDO'lu ürünleri istemeyenleri cahillikle itham ediyorsunuz..Nerde nasıl yetiştiniz ne yediniz içtiniz bilemiyorum ama biz çocukluğumuzda ki domateslerin,mısırların meyve ve sebzelerin tadlarını bulamıyoruz hanfendi. SAdece ticari rantı sağlamaya yarayan tarımsal verimliliği de istemiyoruz.Öyle ya ne yediğimi bileyim.Biraz doğacı olmak gerek......

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Semra Hanım, GDO'yu istemeyenleri cahillikle suçlamıyorum. Ama GDO karşıtlığını bilimsel olarak tutarsız verilerle yapanları cahillikle ve popülistlikle suçluyorum, evet. GDO yanlısı bir propaganda da hatalı bilimsel verilerle yapılsa ona da karşı çıkardım. İnsanların özellikle uzmanlık alanı gerektiren konularda işin doğrusunu bilmeye, kendi kararlarını bu yönde vermeye hakları var.
      Bu arada bildiğim kadarıyla Avrupa'da ve Türkiye'de hiçbir zaman genetiği değiştirilmiş domates olmadı, şu anda da yok. Domateslerin artık eskisi kadar lezzetli olmamasının sebebi, geleneksel yöntemlerle elde edilen yeni domates çeşitlerinin müşterilere hitap etmesi için kıpkırmızı ve parlak yüzeyli olmasına dikkat edilmesi, o sırada SIGLK2 geninde bir mutasyon olan türlerin güzel görünüşleri sayesinde seçilivermesi-- malesef aynı genin domatesin tadını da çok etkilediği bulundu. Konuyla ilgili çok güzel bir makale: Powell et al. 2012, Science.

      Sil
    2. Aysu'nun dedigine soyle bir katkida bulunayim. Aslinda ironik bir sekilde, biliminsanlar GDO eknolojisyle eski domates tadini yakalamaya calisiyorlar.
      http://www.acikbilim.com/2012/08/dosyalar/domatesin-cekirdegi-kirmizi.html

      Sil