2 Aralık 2016 Cuma

Felsefe, Kuantum ve MHP

AKP ile anayasa görüşmelerine oturan MHP'den önceki gün sabah saatlerinde konuya dair önemli bir açıklama geldi:

Kuantum mekaniğinde yeterince donanımlı değilseniz önce sözü MHP Afyonkarahisar milletvekili Mehmet''Schrödinger''Parsak'a bırakıyoruz:
MHP’nin AKP ile anayasa çalışmalarını yürüten ismi Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Parsak, devam eden anayasa görüşmeleriyle ilgili olarak, "Masaya 'ya bu doğru, ya değil' diyen Aristo mantığı ile değil, 'O da doğrudur, bu da doğru, ikisi de doğru ama hangisi doğru’ diyen Kuantum mantığı ile oturduk" dedi.
Bu kapsamlı interdisipliner çalışmaya vesile olduğu için müstakbel anayasamıza şimdiden teşekkürler. Binlerce yıldır Sokrates, Plato ve Aristo'nun ''ya bu doğru, ya değil'' mantığıyla masaya oturan siyasetçilerin neden bir sonuç alamadığı oldukça açık. ''O da doğrudur, bu da doğrudur, ikisi de doğru ama hangisi doğru?'' kuantum diyalektiği ile siyaset meydanlarından hızla tüm dünyaya yayılacak bir barış dalgası (ya da parçacığı) bizi bekliyor.

Meraklısına not: Kuantum mekaniği, nanometre ölçeğindeki parçacıkların davranışlarını açıklayan bir sistemdir, zira çok ufak ölçeklerde parçacıkların nasıl davrandığını anlatan klasik Newton mekaniği ve ışığın nasıl davrandığını açıklayan elektromanyetizma teorisi yetersiz kalır. Atom altı parçacıklar, hem parçacık hem de elektromanyetik dalga özellikleri gösterirler. MHP milletvekili Mehmet Parsak'ın herhangi bir zaman diliminde nerede olduğunu kesin olarak gözlemleyebiliyorken, bir elektronun nerede olduğu sorusuna kesinlikle cevap veremez, ancak nerede olabileceği ihtimalini ölçebiliriz. Deneysel bir ölçüm yapıldığında ise (gözlem), bir elektronun nerede olduğu, belirli bir koordinata sabitlenir. Buraya kadar okuduysanız ve durumu tam anlamadıysanız, endişelenmeyin. Sağlıklı beyniniz parçacıkların nasıl davrandığını atom altı seviyesinde değil, bizim ölçeğimizde açıklıyor ve tahayyül edebiliyor demektir. Schrödinger deneyi, gözlem ve elektron davranışını açıklamaya çalışan bir düşünce deneyidir. Ölme ihtimali olan ve kutuya kapatılan bir kedinin, kutu açılıp gözlem yapılana kadar hem ölü, hem yaşıyor olduğunu, iki durumdan birine sabitlenmediğini önerir. Bu deney gerçek hayatta yapılamaz çünkü atom seviyesindeki sistemler için geçerli olan kuantum fiziği kuralları, bizim ölçeğimizde geçerli değildir. Bu nedenle tıpkı Schrödinger'in kedisi gibi, anayasamız da aynı anda hem doğru, hem yanlış olamaz. Olsa dahi, gözlem yapıldığında bir duruma indrigenmek zorundadır. Bu gözlemi Afyonkarahisar laboratuvarlarında Mehmet Parsak yapmışsa, bir sonuca varması ve bunu derhal ''ya bu doğru, ya değil!'' diye de özetlenebilecek olan Aristo mantığı ile halka açıklaması gerekir.
Kuantum mekaniği konusunda daha fazla bilgi için Bilim Kazanı cep yayınını buradan dinleyebilirsiniz.






12 Mart 2016 Cumartesi

Sünnet Derisi, Şafak Sezer ve Kellik

Cinsel organdan kafaya yapılan doku transferiyle büyük bir aydınlanma yaşanan Yeditepe Üniversitesi'nde Şafak Sezer'in de katılımıyla gerçekleşen basın bülteni, Sabah ve T24 başta olmak üzere büyük gazetelerde yer buldu. 

Sabah'ın haberi:

T24'ün haberi:

Bakalım Kelopecia adıyla çıkacak olan bu kellik ilacı nasıl bulunmuş:


''Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü Başkanı Prof. Fikrettin Şahin, sünnet derisinin kök hücrelerinden geliştirdikleri kremle kelliğe kesin çözüm getireceklerini öne sürdü.
3 yıllık çalışma sonucu elde ettikleri kremi ilk olarak hayvanlar üzerinde denediklerini ve iyi sonuçlar aldıklarını söyleyen Prof. Şahin, "Tıraş edilen farelerin sırtına formülü sürdük.12'inci günde hayvanların sırtının kılla kaplandığını gördük. Üstelik siyah farelerin yeni kılların çok daha koyu olduğunu gördük" dedi. (Tıraş edilen farenin sırtının 12 gün içinde kılla kaplanması, formülle veya formülsüz gerçekleşen bir durum. Kellik çalışmaları, FOXN1 mutasyonlu nude ve doğuştan kılsız farelerde yapılmalı.) Sünnet derilerinin kök hücresinin, bütün hücre tiplerine dönüşebilme yeteneğine sahip olduğununu tespit ettiklerini söyleyen Şahin," Gördük ki bu hücreler çok özel. Besi ortamlarında farklı moleküller üretiyorlar. [...]" diye konuştu. (Bütün hücre tiplerine dönüşebilme yeteneği, zaten kök hücrenin tanımında vardır. Bunu siz bulmadınız :( )
...
Bedrettin Dalan, ilaca yarı Türkçe yarı latince "Kelopesia" adını vermeyi düşündüklerini söyledi. (İyi bir ilaç isminin birçok kriteri olmasına rağmen, hedef aldığı sağlık sorununu tedavi ediyormuş gibi duyulması iyi olabilirdi. Türkçe'den 'kel' ve latinceden alopecia yani 'kellik' kelimelerini alarak oluşturulan bir isme sahip bu ilaçtan sadece ve sadece kellik bekleyebileceğinizi garanti edebiliriz.)  "Yeğenim" olarak tanıttığı Şafak Sezer'i yanına çağıran ve kendisinin de ilacın gönüllü deneklerden biri olduğunu söyleyen Dalan, Sezer'in saçlarını göstererek "Burada hiç saç yoktu" diye konuştu. (Lol ¯\_(ツ)_/¯)''
Kısa bir literatür taramasından sonra, Yeditepe Üniversitesi'nden çıkan araştırmaların kayda değer bir kellik ilacına işaret etmediğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Klinik deneylerin sadece Şafak Sezer'le sınırlı olmasından emin olsak da şüphelensek de, 1 ay sonra piyasaya sürülmesi planlanan ilacı merakla bekliyoruz.
Dini ve kültürel gelenekler, imkan verilince başaran Türk'ler, milli komiğimiz Şafak Sezer...Bir bilim haberinde daha ne arıyorsunuz? 

Şimdi herkes sünnet derisini başına koyup düşünsün: Nerede hata yaptık?


Haberi getiren Serdar Başeğmez'e teşekkürler.






28 Ocak 2016 Perşembe

Bu soruyu çözene 50 bin lira ödül var

Yurdun dört köşesindeki matematik öğretmenlerinin zaman zaman coşayazarak çözülemeyen sorulara ödül biçmeleri medyamız ve Bilim Bilmiyim için yeni bir şey değil. Bu defa akıllara durgunluk verecek matematik sorusu ile bizlere seslenen isim, Diyarbakır'dan Nazım öğretmen.
Matematik öğretmeni olan Nazım Yokuş, 17 yıldır üzerinde çalıştığı, ama önce cevabını bulup sonra soruyu ürettiği, ve çözebilene arabasını satarak 50 bin lira ödül vaad ettiği problemi açıklıyor:

1 sayısından küçük, en büyük reel sayı kaçtır?




Gördüğünüz gibi klavye başında hummalı bir çalışma söz konusu.
Önce reel sayılardan bahsedelim.
Reel sayıların klasik tanımı, sayı doğrusu üzerindeki herhangi bir nokta. Oldukça yetersiz ve ezber olan bu tanım yerine örnek vermemiz gerekirse:
1, 2, 3, 4...
1/3, 7/9, 15/6....
0.746767262764 
3.141592
-1.11111111111
√7
ve benzeri.

''E başka sayı kalmadı? Hangi sayı reel değil?'' derseniz, sanal sayıları örnek verebiliriz: √-1 gibi.

Nazım bey, 1'den küçük en büyük reel sayıyı soruyor. Yani 0.9999 hatta 0.99999999 hatta 0.99999999. Klavyesinde en çok 9'a basabilenin kazandığı bu tatlı yarışa habere yorum getiren vatandaşlar da araba ödülü için dahil olmuş:

Saf matematiksel olan ve fiziki karşılığı olmayan sonsuzluk kavramını özümsemeye çalışmak bugün sadece Nazım Yokuş'u değil, Antik Yunan'dan beri tüm insanlığı yoran bir problem. Yani Nazım Öğretmen'in iddia ettiği gibi matematikte bir açık, akıllara yeni gelen unutulmuş bir sökük değil:
''Matematikte bir açık aradığını kaydeden Yokuş, kimsenin bulamayacağı bir sorunun kendine dert olduğunu ifade etti. Yokuş, şunları söyledi:"Acaba kimsenin bulamayacağı, kimsenin bilemeyeceği matematikte bir açık var mıdır diye dert edinirken, uğraşırken böyle bir soru aklıma geldi.''
Bilim Bilmiyim duruma el atsın. Eğer reel sayılarla uğraşıyorsak,1'den ufak 'en büyük' sayıyı işaret edebilmek için bu sonsuz elemanlı kümeden bir seçim yapmamız gerekiyor. Diyelim ki 'x' sayısını, bu iş için uygun gördük. O halde,

x < 1

Fakat x bir reel sayı ise, 1+x de bir reel sayidir. Ve (1+x)/2 de, x < 1 olduğu için 1'de küçük olacaktır. Bu durumda, 

(1+x)/2 < 1 

ve de,

x < (1+x)/2

Burada bir çelişki elde ediyoruz. Bize '1den küçük en büyük reel sayı' özelliğini veren herhangi bir x sayısı için, mutlaka bir (x+1) / 2 sayısı olur ve bu durumda x artık bu özelliği sağlamaz. Bu sırada haberde neden Nazım Öğretmenin sorunun bir cevabı olması gerektiğine dair ısrarına dönelim:

''Niye cevabının olması gerektir, mantık gereği 1 sayısından küçük reel sayı olarak düşünürseniz sonsuz tane var. Küçük olan bir sürü var. Bunlardan bir tanesi muhakkak büyük olmalı. Bu süreç içerisinde ben bu soruyu Houston Üniversitesi'ne gönderdim mail aracılığı ile buradaki Zirve Üniversitesi'ne gönderdim mail aracılığı ile sızıntı dergisine gönderdim. Üniversite olarak 3 üniversiteye yayın kuruluşuna sordum kişi olarak da 600'e yakın bir kişiye sordum. Biz bu sorunun cevabını biliyoruz. Bunun matematiksel olarak ifade edilmesini istiyoruz ispat açısından.''
 Matematikçiler asırlarca yormuş, son derece teknik bir sayı kümesi olan reel sayılar, yine filozofları ve matematikçileri asırlarca yormuş sonsuzluk kavramı ile birleştiğinde, sadece Nazım öğretmenin değil hepimizin kafasını karıştıran bir sorun çıkıyor ortaya. Fakat bu sorunun cevabının, 'merak edilen' birşey olamayacağını, haberi hazırlayan ekipten birilerinin farkedip, metni buna göre yazması ve Gözde öğretmeni uyarması gerekirdi:
''Nazım Yokuş'a sorusunun uluslararası alanda duyulması için destek veren aynı okulda görevli İngilizce öğretmeni Gözde Saral da, "Nazım hoca okulumuzun çok değerli matematik öğretmenidir. Bir gün geldi ve böyle bir projesi olduğundan bahsetti. Ben çok etkilendim. Aynı zamanda bu soruyu uluslararası şekilde herkese sunup cevap arayacağından bahsetti. Bu yüzden projesini İngilizce'ye çevirme ihtiyacı vardı. Bu anlamda benden yardım istedi. Projeyi ilk okuduğumda ben de çok etkilendim. Ve yardım etmek istediğimi kendisine belirttim ve bunun ardından çevirmeye başladım. Açıkçası sorunun cevabını ben de merak ediyorum ve bilmiyorum" diye konuştu.''
 Uzatmayalım. Sonsuzluk ve reel sayılar konusundaki kafa karışıklığı ve merak anlamında Nazım Yokuş'u kalpten anlıyor, üzerine gittiği sorunun cevabının bir eşitsizlik doğurduğunun matematikte birçok kez gösterildiğini hatırlatıyoruz.


Not: Haberi getiren Erman Korkut'a, yazıyı hazırlarken danıştığım Yusuf Gören'e ise Peano'dan Cantor'a leziz matematik sohbet ve tartışmaları için teşekkürler!










21 Ekim 2015 Çarşamba

2. Geleneksel Sabah Gazetesi Gotik Festivali

Neredeyse 1 sene önce, Sabah gazetesinin dünyamızın 3 gün boyunca karanlığa gömüleceğini duyurduğunu, bu asılsız haberin Huzler.com isimli bir siteden kopyalandığını bu blogda işlemiştik. Huzlers.com, ebola salgınında hayatını kaybedenlerin ölüler aleminden geri dönebildiğini de iddia eden, giriş sayfasında haberlerinin asılsız olduğunu peşinen söyleyen bir eğlenceli yalan haber sitesi. Benzer bir uyarının Sabah gazetesinin giriş sayfasına da yazılması gerektiğini düşünenler lütfen bir change.org kampanyası başlatsın.
Zira, 'Görmek istediğin değişimin kendisi ol' vecizesini özümseyen Sabah, yine dünyamızın karanlığa gömüleceğini dış haberler servisi aracılığıyla coşkuyla duyurmuş. Bu sefer daha uzun. Daha karanlık. Neden karanlığa kucak açmayalım? Bu bir festival, ve katılmak istiyoruz!


Geçen sefer işlediğimiz yalan haber gibi bu sefer de haber Beyaz Saray'a konuyla ilgili yazıldığı iddia edilen 1000 sayfalık bir rapor, düzenlenen basın toplantısındaki vakur ifadeler ve NASA başkanı olmaya uygun görülmüş kel bir beyefendi ile açılıyor. Karanlığın sebebi, Venüz ve Jüpiter'in neden olduğu bir dizi astronomik olay olarak belirtiliyor.
İşte o bir dizi olay:
''Venüs, Jüpiter'in güney batısına geçecek ve bu sayede Jüpiter'den 10 kat daha parlak olacak. Venüs'ün yaydığı ışık, Jüpiter'deki gazların ısınmasına ve reaksiyona girmesine neden olacak. Gaz reaksiyonları tahmin edilemeyecek kadar çok hidrojenin uzaya salınmasına sebebiyet verecek. Hidrojen gazı ise Türkiye saatiyle 09.50'de Güneş'e temas edecek. Güneş ile temasa giren büyük miktardaki hidrojen gazı Güneş'te büyük bir patlamanın meydana gelmesine yol açacak. Patlama nedeniyle Güneş'in yüzeyinin sıcaklığı bir anda 9 bin santigrat'a çıkacak. Güneş, sıcaklığı çekirdeğine doğru emerek patlamayı durduracak. Sıcaklıktaki ani artışla Güneş mavimsi bir renge dönecek. ''
Birkaç çeviri hatası olmasına rağmen hikaye yalan haber sitesi Newswatch33'ten birebir alınmış. Newswatch33, aynı haberi kendisinden önce kapatılan Newswatch28'den almıştı. Bu coşkulu şölen için sıra Sabah'ta. 

NOT:  Haberi getiren Serdar Başeğmez, Serkan Güler ve Hakan İyice'ye teşekkürler.









26 Eylül 2015 Cumartesi

Uçak Sesi Göbek Yapıyor


İsveç'te yapılan araştırma, hepimiz için -fakat en çok Kanal 7 için- ibrelik bir mesaj içeriyor:
İki veri arasındaki ilinti, sebep-sonuç ilişkisine bağlı olmak zorunda değildir.

İsveç'te yapılan araştırma uçak sesine maruz kalan insanlar ve göbek çevresi ölçümlerinde doğrusal bir oran tespit ediyor: Daha çok uçak sesi, daha geniş göbek çevresi. Ne var ki, araştırmayı yapan bilimciler, kendi makalelerinde, bu ilintinin muhtemelen sebep-sonuç ilişkisine bağlı olmadığının altını çiziyor. Uçak sesinin yoğun olduğu mahallelerdeki sosyo-ekonomik durum ve hayat tarzı, bu gözlemin asıl sebebini bulanıklaştırıyor olabilir.

Unutmayalım ki, yüzme havuzuna düşerek boğulan insan sayısı ile Nicolas Cage'in oynadığı film sayısında da benzer bir paralellik söz konusu:


Sebep-sonuç ilişkisi deneysel ve gözlemsel olarak ortaya konmadan, iki veri arasındaki korelasyon (ilinti) herhangi bir sonuca varmak için yeterli değildir.

 Not: Haberi ulaştıran Semih Kaya'ya teşekkürler!



24 Haziran 2015 Çarşamba

Yeni Akit'i Bitiren Fosil :(

Yeni Akit gazetesi, 25 Haziran 2015 tarihli haberinde evrimi bitiren fosilin bulunduğunu muştuluyor:
Fosilin evrim'i bitirdiği (herhalde evrim teorisini çürüttüğü demek isteniyor) manşetlerden verilmiş. Haberin geri kalanını inceleyelim:
''Kanada'nın Kuzey Kutbu'ndaki Ellesmere Adası'nda bulunan 375 milyon yıllık balık fosili, Kanada Tabiat Müzesi'nde sergilenmeye başlandı.''
Bahsedilen fosil, Tiktaalik roseae. 375 milyon yıllık olduğu, Kanada'nın Ellesmere adasında, Devonian dönem kaya tabakalarında bulunduğu doğru. Fakat yeni bulunmadı, fosil bulunduktan sonra ilk makale bundan 10 sene önce basılmıştı. Devam edelim:
''Dünyanın geçmişine ışık tutan milyonlarca fosil arasında önemli yeri olduğu belirtilen balık fosilinde, hiçbir değişiklik gözlemlenmedi.''
Taşlaşmış fosilde nasıl bir değişiklik gözlemlenmesi gerekiyordu?
''375 milyon yıldır hiç değişmeden günümüze kadar gelen fosil, canlıların birbirinden evrimleşerek türediğini iddia eden Evrim teorisine bir darbe daha indirdi.'' 
Tekrar soruyoruz, 375 milyon yıldır bir kayanın içinde yekpare bekleyen fosilde, nasıl bir değişim ve evrimleşme bekleniyordu?

                                            Resim: Tiktaalik roseae 

Haberi okuyunca üzüldük. Yeni Akit hiç girmemesi gereken bir topa girmiş. Evrim teorisi toprak altındaki fosillerin değişim geçirdiğini iddia etmez, bu olayın da bu kadar yanlış anlaşıldığına da çok sık rastlamayız. 
Evrim teorisi, canlıların nesilden nesile mutasyonlarla değişerek çeşitlendiğini, böylece bulundukları yaşam alanlarına adapte olduklarını savunur, canlıların çeşitliliğini ve çevreye uyum başarılarını bu şekilde açıklar. Bu değişimin izlerini, farkli dönemlere ait fosillerde gözlemlenen şekilsel değişikliklerde de bulabiliriz. Tek bir fosilin toprak altında şekilsel değişime uğradığı fantezisi, evrim teorisi külliyatında bir defa dahi zikredilmemiştir. 
Yeni Akit, sana bir  tavsiyem, yazık o, git gazetene sahip çık önce. İnşallah Allah seni, o geride bıraktığın fosille terbiye etmesin.
***
Bu noktadan sonra, Tiktaalik fosilini okumak isteyenler devam etsin.
Bilimsel teoriler, güçlü gözlemsel ve deneysel incelemelerle desteklenen, bilimsel düşüncenin doğa olaylarını açıklarken sunduğu en kuvvetli önermelerdir. Dolayısıyla evrim teorisi bir iddia değil, yüzlerce yıllık bilgi birikiminin toparlamasıdır. 
Evrim teorisinin dayandığı temeller, sadece fosil kayıtları ile değil, moleküler ve gelişimsel biyolojik bulgularla ve genetik dizilim incelemeleriyle desteklenir. Yine de, evrim-karşıtı birçok kanaat önderinin (genelde son 50 yıldır birbirlerinden kopya çektikleri için) ısrarla  'EVRİMDE ARA FORM FOSİLİ!!!' takıntısında saplandığını görürüz. Evrimsel süreçte her canlının birbirinin ara formu olduğunu belirtelim, daha sonra Tiktaalik'in aslında neden harika bir ara form rolü üstlenebileceğini açıklayalım.

Tiktaalik Devonian dönemde, yani bundan 300-400 milyon yıl önce yaşamış olduğu düşünülen bir balık türünün fosili. Devonian dönemde dünyada ne var ne yok? Balık çeşitliliğinde bir patlama var. Bitkilerin ve böceklerin karaları istila etmesi var. Yapraklarını döken bitkiler var. Yapraklarını sığ sulara döken, bu sayede sığ suları besin bakımından çok zenginleştiren bitkiler var! Bir de rekabetin yoğun olduğu balıklar aleminde, besin bakımından zengin sığ suları mesken tutan Tiktaalik gibi hayvanlar var.

Tiktaalik, tarihsel çizelgede tetrapodların, yani dört ayaklı ve karada yaşayan hayvanların hemen öncesinde beliriyor. Tetrapodlar ile balıklar arasında, hayvanların form ve fonksiyon olarak ne tür değişimler yaşadığına güçlü bir ışık, adeta bir endüstriyel fener tutuyor. Kısmen suda yaşadığını gösteren solungaçları, fakat ara ara kafasını sudan dışarı çıkardığını gösteren bir boynu var! Tiktaalik, karadaki hayvanlar gibi bir boynu olan ilk balık fosili. Bunun dışında, vücudunu karada da desteklemesi gerektiğini gösteren, ve tetrapodlarınkileri andıran güçlü kaburgaları var. El kemikleri, kemiklerin şekli ve dizilimi bakımından bir balığın yüzgeçleri ile bir tetrapodun el kemikleri arasında, ve hatta bilek kemiklerinin dizilimine geçiş sağlamış olabilecek kemikler bile gözlemlenebiliyor.

Kısacası Tiktaalik, bir balık ile karada yaşayan bir tetrapod arasında, birçok form ve fonksiyondaki geçişi açıklayan, daha da önemlisi, balıkların karaya çıkmadan önce de bu adaptasyonları edinmiş olabileceğini gösteren, evrimsel biyolojinin mihenk taşı sayılabilecek bir fosil.
Yeni Akit'i kim işlettiyse, tebrik ediyoruz. Böylece bu fosile Bilim-Bilmiyim'de yer verebildik. Tiktaalik'i ve bulunuş öyküsünü dinlemek isterseniz, bizzat fosili keşfeden Neil Shubin'in kendisinden dinlediğimiz hikayesi ve daha birçok detayı şu cepyayınında bulabilirsiniz:

Resim: Yeni Akit sayesinde burada işlemekten gurur duyduğumuz kol fosil kayıtları. Panderichthys her hali ile mülayim bir balık yüzgecine sahipkenAcanthostega iğne oyası gibi işlenmiş tetrapod parmak kemikleri ile görenleri hayrete düşürüyor. Tiktaalik, balıklar ile tetrapodlar arasında parmak kemiklerinin uğradığı form değişikliğine güzel bir örnek.


Not: Haberi bulan Babür Erdem'e çok teşekkürler!








20 Mayıs 2015 Çarşamba

Geçmişten günümüze bilimde kadına şiddet



Bu sefer Türkiye medya tarihinde uzun bir yolculuğa çıkıyor ve Geçmiş Gazete aracılığıyla, 1960ların tehlikeli dehlizlerinden bulup çıkardığımız bu haberi inceliyoruz.

Haber, bilimsel bir gelişmeyi muştuluyor: ''Kocalar arada bir eşlerini dövmelidir''.
''Kadınlara atılan dayak, çok zaman müspet netice veriyor. [...] ...dayağın bazı izdivaçları yıkılmaktan kurtardığına.[...] dayağın çok defa faydalı olduğuna kanaat getirmişlerdir....Doktorlar, erkeğin karısını dövmesinin gerek erkeğin, gerek kadının ruhunda mevcut çok köklü birtakım ihtiyaçlara karşılık verdiğini de ilave etmektedirler. Yine aynı bilginlere göre, karısını kayışla veya sopayla döven kocalar, evlerine son derece sadık erkeklerdir.''
Okuduklarınız karşısında göz bölgenizde kanlanma, derinizde çekilme oldu mu? Kim bu habis ruhlu araştırmacılar? Dr. John E. Senel kim?
Literatür kazan, bilim-bilmiyim kepçe, orjinal araştırmayı bulduk. Başyazarın ismi, elbette yanlış yazılmış, doğrusu, Dr. John E. Snell olacak.


Diğer yazarların ismi doğru, ve çok şükür ki haberin tek doğru kısmı bu. Zira, haberde de belirtildiği gibi şiddet gören 37 kadını inceleyen bu araştırma, dayak atmanın kadına ve evliliğe iyi gelip gelmediğine yoğunlaşmıyor. Makale, şiddet gören ve bunun için polise başvuran kadınların bulundukları hanede aile dinamiklerini araştırıyor (Erkekte cinsel yetersizlik bulgulardan biri).

***

Türkiye'de medya, o günlerden bugünlere epey yol kat etmiş görünebilir, neyse ki günümüzde dayak övücülük gazeteciliğin dipsiz kuyularında bile mevcut değil. Yine de, kadına şiddeti normalleştiren ve sık sık karşımıza çıkan şu örnekleri ve benzerlerini unutmayalım. İlki, Milliyet Blog'dan. Daha sonra, 'dövdükten sonra sizinle sevişen kocalarınıza aldanmayın, dayak kötüdür :(' mesajı ile devam eden yazının, kullandığı başlık ve girizgah, iki tarafın onayı olmadan gerçekleşen bir şiddet söz konusu olduğu için mide bulandırıcı (bunu söylemeye gerek var mı?):



İkincisi, TRT haber'dan video haber. Buyrun, hiç sevmediğiniz kadın şoförlerin FECİ DAYAK yemesini zevkle izleyin:


 Gazeteciliğin kadına şiddeti gizliden gizliye pohpohlamayı bıraktığı ve bunun için bilimi kullanmadığı müspet bir istikbal dileğiyle.






6 Şubat 2015 Cuma

Bozulmasın Diye Kuruttuk

Radikal gazetesi artık yazılı basın camiasını terketmiş olsa da sanal alemden tüm insanlığı trollemeye devam ediyor.

Kuru incir gibi büzüşmüş rahmetlinin hala yaşıyor olabileceğinin tıp uzmanları tarafından iddia edildiği yazılmış olsa da, doğruyu öğrenmek için çok uzağa gitmemize gerek yok. Aynı haberin bir sonraki paragrafında, bu iddianın aslında Budist ruhani ulema tarafından ortaya atıldığını öğreniyoruz:
 Bedeni inceleyen Budist akademisyenler, 200 yıl önce meditasyona geçtiği düşünülen mumyalaşmış rahibin hala ölmediğini, rahibin “derin meditasyonda" olduğunu iddia etti.
 Mükemmel şekilde korunmuş [...] mumyanın aslında hala derin meditasyonda olduğu ve “tukdam” denilen çok özel bir ruhsal evrede olduğunun tahmin edildiği ifade edildi.
200 yıldır ölü, hatta mumyalanmış olmanın tıbben tartışılacak bir yanı yok. Adamcağızın hali ortada. Radikal hala neden bahsediyor?
Hocam rahip çürüdü, tuvalete gidebilir miyiz?

Not: Haberi getiren @kubuzetto'ya teşekkürler.


28 Aralık 2014 Pazar

SABAH'tan Gazete Yaratan Karanlık

Sabah Gazetesi yaklaşık 2 ay önce Dünya'nın bir yarısının 21-23 Aralık 2014 tarihleri arasında 72 saat boyunca tamamen karanlığa gömüleceğini duyurdu.

Haberin devamı şöyle:
ABD Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA) önümüzdeki aralık ayında Dünya'nın yarısının 3 gün karanlığa gömüleceğini açıkladı. NASA yetkilileri yaşanacak bir Güneş fırtınası nedeniyle, 21, 22 ve 23 Aralık tarihlerinde Dünya'nın bir bölümünün Güneş yüzü görmeyeceğini bildirdi. Haberi medyayla paylaşan NASA'nın Başkanı Charles Bolden, Dünya kamuoyuna olağanüstü olay karşısında sakinliğini korumasına yönelik çağrıda bulundu. Bolden, uzay olayının son 50 yılın en büyük Güneş fırtınası olacağı için Dünya'daki karanlığın bu kadar uzun süreceğini belirtti.
Önce Sabah gazetesinin bu haberi aldığı siteyi tanıtalım. Huzlers.com, Ebola'dan hayatını kaybedenlerin cesetlerinin ölüler aleminden geri geleceğini duyuran, İsrail'in zaman makinesini keşfettiğini iddia eden, fakat zaten giriş sayfasında eğlence adına yalan haberler yazdığını belirten kontrollü bir delilik sitesi. 


Peki son 50 yılın en büyük güneş fırtınası da olsa, böyle bir durumda dünyanın yarısının karanlığa gömülmesi beklenebilir mi? Hayır, herhangi bir güneş fırtınası sırasında güneşin 'bozulması' ve ışığın bir süre kesilmesi mümkün değil. Tam tersi, yani karanlığın bir miktar aydınlanması çok güçlü fırtınalarda mümkün. Aynı şekilde, radyo dalgalarının etkilenmesi de olasılık dahilinde. 21-23 Aralık zaman dilimini geçtiğimiz hafta atlattığımıza ve Sabah gazete binasında herhangi bir olağanüstü hareketlilik yaşanmadığına göre, gazetenin de kendi haberlerini çok ciddiye aldığını söyleyemeyiz.

Son olarak, okur yorumlarına bakalım:


Yorumculardan Bilal Mantar Bey, sezgilerine güvenip birşeylerin yanlış olduğunu, bu haberin kulağa çok da mümkün gelmediğini belirtmiş. 
Mantar Bey gibi sivri zekalılık yapmaya çalışan herkes için Hasan'ın cevabı hazır:
''Dünyanın yarısı toplamda 72 saat süre ile karanlıkta kalacak diğer yarısı ise normal gece gündüz işleyişine devam edecek. Aynştayncılık oynamanın lüzumu yok :)'' 
İşte bu kadar basit !!!! 
Sorgulayacaksanız Sabah okumayın, yarısı 72 saat karanlıkta KA-LA-CAK.

Not: Haberi getiren Onur Türkölmez'e, uzman görüşü için uzman astronom Dr. Bülent Kızıltan'a teşekkürler!



9 Kasım 2014 Pazar

Elektrik Süpürgesi İle Bel Ağrısı Tedavisi

15 Temmuz 2014 günü ATV ekranlarında genç bir kız beline zeytinyağı sürülerek elektrik süpürgesi ile vakumlandı.
'Neden?' diye soran gözlerle bakmayın, şartlar ve Zahide ile Yetiş Hayata programında tanıtılan bel ağrısı tedavisi bunu gerektirdi.
Dost bildiğiniz insanlar ellerinde Fakir elektrik süpürgesi ile belinize hamle yapmadan önce istedik ki olaya açıklık getirelim. Doktor Feridun bey diyor ki:
''Her yüz kişinin yüzde 98'inde beli ağrımayan bir dönem olmamış. Herkesin belinde bir ağrı oluyor....Şimdi biz size genel kurallar öğreteceğiz. Bunu yaparsanız bel ağrısından çok rahat kurtulabilirsiniz. Mesela elektrik süpürgelerinizin vakum özelliğinden faydalanacağız, buraya kan getireceğiz. ... Buraya biraz sıcaklık yaptıktan sonra, oraya ozon yağı..yoksa zeytin yağı, kantaron yağı..Ondan sonra o bölgeye, elektrik süpürgenizi...''
Her 100 kişiden yüzde 98'inde beli ağrımayan bir dönem olmaması demek, her 100 kişiden 98'inin beli sürekli ağrıyor demek. Televizyonda olabilecek anlatım bozukluklarını mazur görelim, herhalde her 100 kişiden 98'inin herhangi bir noktada bel ağrısı çekmiş olduğundan bahsediliyor. Rakamlar yine de yanlış, bu rakam raporlara en yüksek oranda yetişkinler için yüzde 80 olarak geçmiş. 

Peki bütün bu faydaları biliniyorsa, elektrik süpürgesi neden başından beri belimiz için değil de halımız için dizayn edildi? 

Programda uygulanan kürlerden ilki, ısı ile ağrı şiddetini azaltmak. Isının kas spazmı ve kas doku kaynaklı ağrıları azaltmak için kullanıldığı doğru. Isı kasları gevşetiyor ve spazmı azaltıyor, uzun süreli olarak kan dolaşımının artırması halinde bölgeye oksijen ve besin zengini kan akışı artıyor, iyileşme süreci hızlanabiliyor. Bu şekilde ağrı şiddetinin azalsa da, bunun için elektrik süpürgesine ihtiyaç yok. 

İkinci kür, bu defa elektrik süpürgesi kullanılarak kan dolaşımını artırmak üzerine kurulu. Elektrik süpürgesinden ne kadar kuvvetli bir negatif basınç üretileceği ve bunun kas dokudaki kan dolaşımını etkileyip etkilemeyeceği tartışılır bir konu. Bu teknik, Çin tıbbında da kullanılan, hatta çoğu zaman bölgede derinin kanatılmasıyla da desteklenen, ülkemizde bardak çekme olarak bilinen eski bir geleneğe dayandırılıyor. Bardak çekme tedavisinin genel sağlık veya bel ağrıları için olumlu bir etkisi, şu ana kadar yapılan ciddi araştırmaların hiçbirinde görülmemiş. Sadece akademik çevrelerde değil, ünlü tamamlayıcı tıp araştırmacısı Dr. Edzard Ernst'e göre de durum böyle. Tekniğin müdavimleri, 'kasların çekildiğini' iddia etse de, bu teknik deriyi mastik sakızı gibi çekmekten ibaret. Ciltteki kan damarlarında bir dolaşım artışı mümkün görünse de, cildinizin kaz ciğeri rengi almasının kas dokuya etkileri meçhul, dolayısıyla bel ağrılarına çözüm olmayacağını biliyoruz. Henüz bardak çekme tedavisi bile tıbben kabul görmemişken, atanamayan bardak çekme olarak sınıflandırabileceğimiz elektrik süpürgesi terapisinin bel ağrılarını dindirmesinin iyice konumuzun dışında olduğu açık. 

Unutmamak gerekir ki, disk zedelenmesi, disk dejenerasyonu, romatizma, skolyoz gibi birçok farklı bel ağrısı kaynağının da tamamlayıcı tedavisi, acıyı dindirme üzerinden değil, ancak uzun vadeli fizik terapi uygulanarak kasları güçlendirmek, postür (duruşu) düzeltmek ve doğru hareket etme alışkanlıkları ile sağlanıyor.

Doktora danışmadan belinizi süpürmenin başka bir sakıncası, dermatit veya sedef gibi vakaları daha kötü yapabilecek olması, cilt enfeksyonlarına sebebiyet verebilmesi. 'Faydası yoksa zararı da yoktur' demeyin, videoda 20. dakikayı izleyin:
''Bakın kardeşimizin cildi beyaz, ne güzel etkisini gösterdi. Ne yaptı pembeleşti, ne oldu KAN geldi, kan geldi ne geldi CAN geldi.  Bir yere kan geldi mi gayet güzel, ağrılarınızda rahatlama olacaktır.''  (Kızcağızın cildini mahvetti)
Biraz daha işin tekniğine inelim:

Sunucu: Peki [...] ağrı nasıl gidiyor?
Feridun:
''Kanın içinde bizim daha bilemediğimiz bir sürü...şu süpürgeyi kapatır mısın...bir sürü bilgisayarlar var. Geliyor buraya beyne diyor ki burada ağrı var ben napayım? Beyin diyor ki sen oradaki iyileştirici hücreleri oraya yay diyor..Orada bir yara varsa iyileşiyor, ödem varsa iyileşiyor.''
O kadar güzel anlatıyorsunuz ki Feridun bey, beynimi size tamamen vakumlatmak istiyorum. Yanlış anlaşılmasın, uslup genel seyirciye hitap ediyor olsa da verilen bilgiler yanlış. Ama sefamız olsun. O süpürge ile daha işimiz bitmedi.



Gördüğünüz gibi lavabo pompası, vakumlu süpürge, gerekirse matkap, tuz ruhu, zigon, scotchbrite, veya evinizde herhangi bir sebeple bulunan bütün aletlerle vücudunuzu okşarsanız, muhakkak bir yerlerinize iyi gelecektir. Yeter ki niyetiniz iyi olsun. 

Haberi getiren Kaan Bilge'ye ve beraber incelediğimiz Dr. Aybike Onur'a teşekkürler!





1 Kasım 2014 Cumartesi

5 Liradaki Gizli Mesaj

Bilime verilen önemin Büyük Türkiye vizyonunun bir parçası olmadığı, bu defa Merkez Bankası tarafından banknotlara gizli mesaj olarak basılarak halka duyurulmuş. Gelin darphanede 'alın, alın size para cahiller' diyerek ve tahminen kahkahalar eşliğinde milyonlarca adet basılan 5 liralık kağıt paraları inceleyelim.

Banknotun arka yüzü, önemli bilim tarihçisi Prof. Dr. Aydın Sayılı'ya ayrılmış.

'İşte ülkemiz saygıdeğer bir bilim insanına hakettiği değeri veriyor.' diyerek zamansız sevinenlerin, Aydın bey'in solunda duran sarmala bakmalarıyla gözleri seğirmeye başladı bile. Sebebiyse, banknotun orta yerine adeta bir fıçı gibi konumlandırılan, grafik tasarımcılığın tümörü olmuş DNA çift sarmalı.

Peki 5 liralarımıza nakşedilen bu telefon kordonuyla, çift sarmal DNA arasındaki temel farklar nelerdir? Birinci ve en önemli fark, DNA çift sarmalının sağ el kuralına göre dönmesi. Neredeyse bütün canlıların hücrelerindeki DNA çift sarmalının çok kısa dönemli durumlar haricinde sağ el kuralına göre döndüğünü biliyoruz. Bu, bütün ders kitaplarında veya resimlendirmelerde doğru temsil edilmesine çok dikkat edilen bir durum. Zira, DNA'mız paramızdaki gibi sol el kuralına göre dönseydi, hücrelerdeki çoğu faaliyet dururdu.

Bu sadece bilimcilerin farkında olması gereken önemsiz bir detay değil. Pahalı grafik yazılımlarını gözardı edelim, bugün Word ClipArt'a dahi başvursanız DNA sarmallarının doğru yönde resmedildiğini görebilirsiniz:

Öte yandan, eğer ki Merkez Bankası grafik tasarımcılarından beklentilerimiz daha yüksek olsaydı, DNA çift sarmalının yine kimyasal olarak büyük önem taşıyan majör ve minör girintilerini (yani, sarmallar birbirlerine simetrik olarak konumlanmadığı için meydana gelen büyük ve küçük girintileri) görmeyi isterdik. Ne de olsa bu 5 lirayı, yani yurdumuzun dört bir köşesinde cepten cebe konacak banknotu, Aydın Sayılı'ya, bilime ve bilim tarihinin doğru aktarılmasına ayırıyorsunuz. Banknotun sol üst köşesini çerçeveleyen, ve korktuğumuz doğruysa bir güneş sistemi kesiti olan esere değinmiyoruz bile.

Belki benim kağıt 5 liram bir şekilde döne dolaşa, Watson veya Crick'in cebine girmiştir.
Olamaz mı?
İnşallah olmamıştır. Yoksa Aydın Sayılı mezarında merkez bankasına belalar okuyarak döner.

Parayı getiren Murat Çokol'a teşekkürler!

27 Ekim 2014 Pazartesi

EBOLA: Aslında Öldürmese Kötü Bi' Hastalık Değil

Türk Hava Yolları genel müdürü Temel Kotil, nedense ebola hastalığının seyri hakkında tıbbi bir değerlendirmede bulunmuş:

Aslında ilk okunduğunda göz seğirten bu açıklamada art niyet aramamıza gerek yok. Amaç, halkın paniğe sürüklenmesine engel olmak. Malesef araç, bir virüsün bulaşınca öldürdüğünü açıklamak olmuş.
Ebola virüsüne karşı temkinli olmakla beraber büyük bir paniğin gereksiz olduğu doğru. Zira, salgın başladığından beri batı ülkelerinde Ebola'nın yol açtığı ölümlerin, Haluk Levent'in cezaevine giriş çıkış sayısının kat be kat altında olduğu bir gerçek.
Bunun en önemli nedeni, ebola virüsünün insandan insana bulaşmasının epey zor olması (havadan değil, vücut sıvısıyla geçiyor). Dolayısıyla, temkinli davranıldığında kontrol altında tutulabiliyor. Erken teşhis ile standart bir medikal takviye sonrasında, vücut virüsü atlatabiliyor.*
Şimdiye kadar özellikle Afrika'daki ölümler, yetersiz hastane şartları, bölgesel otoriteye güvensizlikten ötürü tıbbi müdahaleyi reddeden halk ve geç teşhisten kaynaklanıyor.
Dolayısıyla gerekli önlemler alındığı sürece, şimdiye kadar yaptığımız gibi belamızı ebola dışında birçok başka şey ile bulmaya devam edebiliriz. Üzülmeyin.

Devam edelim,

Afrika'dan gelen bir kişiden bilgi aldığını belirten Kotil, "Bu göründüğü kadar kötü bir şey değil. Tabi ki Allah göstermesin bulaşınca öldürüyor. Ama çok son aşamasında oluyor. Afrika'dan gelenler de havalimanlarında kontrol yapılıyor. Uçakta tedbir var. İnşallah yakında ilacı da bulunur." diye konuştu.

Ne diyelim. İnş.

* Ebola virüsü ve salgını hakkında daha fazla bilgi için, konuyla ilgili Bilim Kazanı radyo kayıtlarını dinleyebilirsiniz:
Ebola, 1. Kısım
Ebola, 2. Kısım

Not: Haberi getiren Bengi Kurtcebe'ye teşekkürler!



9 Eylül 2014 Salı

Genetiği Değiştirilmiş Hukuk

Bu sabah Hürriyet yazarı Ayşe Arman, çArşı taraftar grubunun gezi sonrası başlayan cadı avının yeni hedefi olmasından dolayı duydugu rahatsızlığı ve haklı isyanını resmi Instagram hesabından dile getirmiş:
Yarın sabahın Hürriyet yazısının bir parçası olduğunu tahmin ettiğimiz bu tiradı, daha kendi gazetesinde basılmadan bu blogda işleyerek acar muhabirlikte kendi rekorumuzu kırıyoruz. İşte o OLAY YAZI !!!11!
''Benden olmayan ölsün!'' diyen bir hukuk olur mu? Herkesin hukukuna saygı duyacağınızı söylediğiniz o balkon konuşmalarına ne oldu? İsyan ediyoruz...GDO'suyla oynanmış bir hukuk bu!!!
Ayşe Arman yazıyı ''Genetiği Değiştirilmiş Organizmasıyla oynanmış bir hukuk bu!!!'' diyerek bitiriyor. Kuzu Dolly'siyle oynanmış bir hukuk bu. Leptinsiz faresiyle oynanmış bir hukuk bu. Genetiği değiştirilmiş şeker kamışıyla oynanmış bir hukuk bu....Olmuyor. 
Doğrusu, ''genetiğiyle oynanmış bir hukuk bu'', veya ''genetiği değiştirilmiş bir organizma bu hukuk!!!'' olmalı.

Öte yandan, yapılmak istenen analojinin de bilimsel olarak doğru olmadığının altını çizmek gerekli.
Canlıların genomu, binlerce yıl değişmeden duran stabil bir bütünlük değildir, genetik içerik doğal süreçlerle sürekli değişim geçirir. Dahası, hem klasik hem modern tarım tarihinde GDO teknolojisinden önce de tarım ürünlerinin genetik kompozisyonuyla oynanmıştır.

1920lerden günümüze, yaklaşık 3000 tarım ürünü, mutajenik metodlarla sofralarımıza gelir. Mutajenik ürünlerde, bitkiler radyasyon ve benzeri tekniklerle mutasyona uğratılır, ortaya çıkan çeşitlilikte insanların göz/damak zevkine veya üretim etkinliğinin artmasına göre yeni ürünler seçilir.

Binlerce yıllık tarım tarihinde insanlar hibritleme tekniği ile tarım ürünlerini birbiriyle çiftleştirerek, doğal formların genetik kompozisyonunu kendi zevki doğrultusunda değiştirir. Doğada ortaya çıkan ilk kabak, büyük ihtimalle hiç de yemek isteyeceğiniz bir ürün değildir. Kısacası tarım ürünlerine yapılan keyfi genetik değişiklik kavramı, hayatımıza genetiği değiştirilmiş organizmalarla (GDO) gelen bir yenilik değildir, GDO daha ziyade yeni bir teknolojidir.

Sadece tarım ürünlerinde değil bütün canlılar aleminde genetik içerik nesiller boyu çoğunlukla sabit kalan veya organizmal alemin sıkı sıkıya kanunlarına uyduğu çiğnenemez bir anayasa olmadığı için, bu analojinin mevcut durum ve hukuk sistemine uygulanmasını bilimsel açıdan yanlış bulduk. Merak edenler Magna Carta'yı genetik kodla yazıp bir canlının genomuna yapıştırabilirler. Sadece bir jenerasyonda sayısız mutasyon, yani genom değişikliği tespit edebilirsiniz.

Not: Yazıyı yayınladıktan kısa bir süre sonra, @cagriyalgin'ın uyarısıyla bu GDO analojisi çılgınlığının çok daha vahim boyutlarda olduğunu farkettik:
Cemil Çiçek'in çığlıklarını duyun! Genetiği Değiştirilmiş Organizması bozuk bir demokrasiyle Türkiye yoluna nasıl devam eder??!! Gerçekten de çok zor.

Son olarak, @esintu 'nun gönderdiği Mart 2014 haberine bakalım. Eski adalet bakanı Sadullah Ergin, şuur ötesinden dahil olduğu tape krizinde, tapelerin genetiği değiştirilmiş organizmalı olduğunu iddia etmiş. Dağılabiliriz.


17 Temmuz 2014 Perşembe

LÜTFEN BİRİLERİ SERDAR ORTAÇ'A ULAŞSIN !

Bugün Radikal gazetesi yeni bir Acun programı ile karıştırılmaması gereken bir haber yayınladı.

YOK BÖYLE CANLI!!


Çok ilginç, nedir acaba Radikal'i bu kadar şoke eden canlının alameti farikası?

Prof.Dr. Barbaros Çetin, gizli salgın olarak adlandırılan LYME hastalığı hakkında uyarıda bulunarak, "Bu bakterinin yeryüzünde bio sistemine uyan başka bir canlı yok. İnanılmaz derece 150 gene sahip olan bu bakteri süper bakteri. Böyle bir genetik yapıya sahip canlı yok" dedi.

Evet, anlıyoruz ki Lyme hastalığına yol açan bu bakteriyi süper kılan şey  inanılmaz derecede 150 gene sahip olması. İlginç, çünkü iddiaların aksine, Lyme hastalığına yol açan Borrelia burgdorferi isimli bakteride toplam 853 gen var.
Bir yere kadar anlaşılabilir bir hata, belki de sadece rakamlar karıştırıldı. Ne de olsa Borrelia burgdorferi, bilinen en ufak genoma sahip Mycoplasma genitalium bakterisiyle uzaktan akraba ve iki tür de Eubacteriaceae ailesinden. Fakat bilinen en ufak genoma sahip Mycoplasma genitelium bile, 525 gene sahip. Bakterilerin metabolik ve üreme mekanizmaları gözönüne alındığında, bir hücrenin hayati fonksiyonlarını yerine getirerek soyunu sürdürmesi için gerekli minimum genom, 1999 yılında 256 gen olarak tahmin edilmişti.
Gelelim haberin ikinci kısmına. Zaten ''Yok Böyle Bakteri!!!!'' tezini yanlış bir bilgiyle açan bu Radikal haberi, hiç de tahmin etmediğimiz bir yörüngede dolanmaya başlıyor:
ÜNLÜLERİNDE HASTALIĞI Amerika eski Başkanı George W. Bush'un'da bu hastalığa yakalandığını belirten Prof.Dr. Çetin, Parker Posey, Daryl Hall, Amy Tan, Micheal Fox, Richard Gere, Debbie Gibson ve New York valisi George E. Pataki'de bu hastalıkla savaşıyor" dedi. Geçtiğimiz ay MS Hastalığına yakalanan Serdar Ortaç'ın da LYME hastalığı konusunda tetkiklerinin yapılması gerektiğini belirten Prof.Dr. Çetin, "Serdar Ortaç'a ulaşmaya çalıştım ama kimse benimle muhatap olmadı. Gene de Serdar Ortaç'ın LYME hastalığı üzerine yoğunlaşması lazım" dedi. 
İddia edilenin aksine Lyme hastalığının risk faktörleri arasında ünlü olmak yok. 
Halbuki Radikal'e göre Serdar Ortaç ÜNLÜ VE HASTA OLDUĞU İÇİN muhakkak ünlülerin hastalığı Lyme'a yakalanmış olmalı, yetkililerin bir an önce Serdar Ortaç'a ulaşması lazım !!! 
Evet, Lyme enfeksyonlarında birkaç ay içerisinde görülen nörolojik etkiler olabilir. Fakat Serdar Ortaç'ın doktorlarının bizzat hastayı yakınen tetkik ederek koydukları teşhisi uzaktan yanlışlamak, bunu bir de gazetelerden duyurmak ancak Dr. House iseniz alınacak bir risk.
Zavallı adamcağızın üzerine gitmeyin ya, bu bakteriye ve hastalığa dikkat çekmek için de Acun-Serdar ekseninde haber yapmayın. 
Allahını seven Radikal'in üzerine ölü toprağı atsın.

Not: Haberi getiren Otisabi'ye ve Ezgi Altınışık'a teşekkürler!


9 Temmuz 2014 Çarşamba

Halk TV'ye Ünlü Doktor Çağırırken Boyut Atlamak

En İyi Yardımcı Doktor oskarını 3 defa üstüste alan akademisyen Prof. Dr. Murat Öncel, akademiye ve Halk TV'ye teşekkürlerini sundu. 



Not: Fotoğrafı gönderen Şahin Uslu'ya teşekkürler


7 Temmuz 2014 Pazartesi

DOMATESTEN DABBE'TÜL-ARZ ÇIKTI !

Radikal 7 Temmuz 2014 haberiyle kıyamet alameti muştuluyor:


Türkiye'de son yıllarda yaşanan gıda terörüne karşı yetkililer vatandaşı uyarırken, bir kaç gün önce pazardan satın alınan [...] bir domatesten 'yaratık' çıktı!
Gıda terörünün son meyvesi domates gremlini halkımızı bekleyen yeni tehlike. Bu domatesleri yersek bizim de beynimizden böyle yaratıklar çıkıp, nesillerini devam ettirmek ve dünyayı ele geçirmek üzere domates tarlalarına hormon ve GDO serpmeye devam edecekler !!!!!

HAYIR. Radikal'in 'YARATIK!!' diye tanıttığı canlı, domatesin meyve içinde filizlenmesi. Son derece olağan bir durum, domatesin türüne ve muhafaza edilme koşullarına göre gözlemlenebilir.

Haber, gazeteye gönderildği gibi konulmuş. Çünkü Radikal kendini gazeteden ziyade forum gibi hissediyor. Gelin Radikal'e bu mektubu yazan ve canavarla tek başına mücadele etmek zorunda kalan şanssız hanımın yazdıklarını okuyalım:


 Bu arada, biz Bilim-Bilmiyim haberini yazarken, Radikal'den duruma düzeltme geldi.
Bu sefer malesef domates filizlerinin sırrı çözülmüş. Görüşlerini paylaşan uzman, ısrarla 'olağan bir durum, GDO veya hormon ile de alakası yok' dese de, Radikal ''Uzmanlara göre olayın GDO, hormon ile alakası yok ama...'' girizgahı ile panik ve korkuyu körüklemeyi ihmal etmiyor.
Ama ne?
O üç noktayı bir kenara kaldıralım Radikal. Kötü haberlerinizi birbirine tokuşturun, sağlık haberlerinden elinizi ayağınızı çekin.


Not: Haberi bulan Enes Faruk Meniz'e teşekkürler!